/ / /

Nuh’un Gemisi Yeniden Gündemde — Durupınar Formasyonu Bilim, İnanç ve Arkeoloji Arasında

Editör : Meryem KAHRAMAN / Okuma Süresi 11 dakika.

Bazı hikâyeler vardır, insanlık onları binlerce yıl boyunca anlatır fakat bir türlü geride bırakamaz. Çünkü o hikâyeler geçmişte yaşandığı düşünülen bir olaydan daha fazlasını taşır. İnsanlığın korkularını, felaket karşısındaki çaresizliğini, hayatta kalma arzusunu ve yeniden başlama düşüncesini içinde saklar. Nuh Tufanı da bunlardan biri. Mezopotamya tabletlerinden Tevrat’a, İncil geleneğinden Kur’an’a kadar geniş bir coğrafyada karşımıza çıkan büyük tufan anlatısı, bugün yeniden Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde bulunan Durupınar Formasyonu üzerinden tartışılıyor. Son haftalarda sosyal medyada ve bazı yayın organlarında kullanılan ifadeler oldukça iddialı. “Nuh’un Gemisi bulundu”, “gemi yüzde yüz kanıtlandı” ya da “arkeoloji tarihinin en büyük keşfi gerçekleşti” gibi başlıklarla karşılaşıyoruz. Fakat bilim böyle ilerlemiyor. Bir yeraltı radarında görülen anomali, toprağın içindeki yüksek organik değer ya da tekneye benzeyen bir jeolojik şekil kendi başına üç bin, dört bin ya da beş bin yıl önce yapılmış bir gemiyi kanıtlamıyor. Buna karşın bütün bu bulguları önemsiz saymak da doğru olmaz. Bugün Durupınar’da yürütülen çalışma, geçmişte bu alanda gerçekleştirilen çoğu araştırmadan daha kapsamlı yöntemlerle ilerliyor. Bu yüzden bana göre asıl ilginç soru “Nuh’un Gemisi bulundu mu” sorusundan önce geliyor. Durupınar’ın altında gerçekten ne var ve modern bilim bu eski anlatının peşinden giderken neyi ölçüyor?

Görsel: Durupınar Formasyonu, Ağrı, 2019. Fotoğraf: Wikkiwooki. Kaynak: Wikimedia Commons. Lisans: CC BY-SA 4.0.

Durupınar Formasyonu Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesine bağlı Üzengili köyü çevresinde, Büyük Ağrı’nın güneyinde yer alan tekne biçimli büyük bir jeolojik oluşum. Alan 1959 yılında havadan çekilen görüntüler üzerinde fark edildi ve daha sonraki yıllarda Nuh’un Gemisi iddialarının merkezlerinden biri haline geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Ağrı İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü de alanı tanıtırken yapının yaklaşık 165 metre uzunluğa, 50 metre genişliğe ve 13 metre yüksekliğe sahip olduğunu aktarıyor, aynı kaynak bunun doğal süreçlerle meydana gelmiş olabileceğini de açık biçimde tartışmanın parçası olarak bırakıyor. Bugünkü tartışmayı geçmişteki iddialardan ayıran gelişme ise 2026 yılında başlatılan yeni araştırma programı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden Prof. Dr. Cenker Atila başkanlığındaki proje, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Erzurum Bölge Müdürlüğünün resmî onayıyla yürütülüyor. Üniversitenin verdiği bilgilere göre çalışma beş ülkeden yaklaşık yirmi bilim insanının katılımıyla gerçekleştirildi. Arazi süreci 28 Haziran 2026 tarihinde başladı ve 11 Eylül’de tamamlandı. Yüksek çözünürlüklü haritalama, GPS, üç boyutlu modelleme, LiDAR, yeraltı radarı ve karot örnekleme gibi yöntemler birlikte kullanıldı. Üniversite 28 Eylül tarihli açıklamasında yeraltının 70 metreye kadar radar sistemleriyle incelendiğini ve formasyonun içi ile çevresinden 1 ila 15 metre derinlik aralığında 366 karot numunesinin alındığını bildirdi. Bu örneklerin organik madde, insan faaliyeti ihtimali ve yaş tayini gibi çalışmalar için laboratuvarlara gönderildiği açıklandı.

Görsel: Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı Dağı. Fotoğraf: Valen1988 / Wikimedia Commons. Lisans: CC BY-SA 4.0.

İşin en çok dikkat çeken kısmı yeraltı radarında görülen yapılar. Sivas Cumhuriyet Üniversitesinin 28 Ağustos tarihli açıklamasında bazı radar taramalarında düzgün kenarlı ve birbirini dik açılarla kesen anomalilerin gözlendiği belirtiliyor. Prof. Dr. Cenker Atila bu görüntülerin “burada bir gemi yapısı ve odacıkları mı vardı” sorusunu yeniden gündeme getirdiğini ifade ediyor. Aynı açıklamada formasyonun iç kısmından alınan bazı toprak örneklerindeki karbon miktarının dış alandaki örneklere göre yaklaşık yüzde 40 daha yüksek bulunduğu ve bunun organik malzeme ihtimali açısından araştırıldığı aktarılıyor. Burada çok dikkatli olmak gerekiyor. Yeraltı radarı bize doğrudan bir gemi göstermez. Radar farklı malzemeler arasındaki elektromanyetik özellik farklarını tespit eder ve bunlardan yeraltındaki sınırlar, boşluklar veya tabakalar hakkında görüntüler üretir. Düzenli görünen bir anomali insan yapımı bir yapıya ait olabilir, fakat kırık sistemleri, tabakalanma, mineral değişimleri, su hareketi ve başka jeolojik süreçler de benzer sinyaller oluşturabilir. Aynı biçimde yüksek organik içerik de otomatik biçimde gemi ahşabı anlamına gelmez. Bunun için organik maddenin niteliğinin belirlenmesi, farklı örneklerin bağımsız laboratuvarlarda karşılaştırılması, yaş tayinlerinin yapılması, mümkünse ahşap anatomisi gibi doğrudan materyal kanıtlarının bulunması ve sonuçların hakemli yayınlarda değerlendirilmesi gerekir. Proje ekibinin kendisi de araştırmaların henüz sonuçlanmadığını söylüyor. Sosyal medyada “Nuh’un Gemisi yüzde yüz bulundu” paylaşımları yayılınca Cenker Atila bu iddianın gerçeği yansıtmadığını açıkladı. 2026 arazi sezonunda elde edilen verilerin değerlendirilmesinin sürdüğü ve geniş kapsamlı sonuçların 2027 yılı içinde bilim dünyasına sunulmasının planlandığı üniversite tarafından da duyuruldu.

Burada araştırmanın karşısında duran güçlü bir jeolojik literatürü de görmezden gelemeyiz. Durupınar’ın Nuh’un Gemisi olduğu düşüncesi yeni bir iddia değil ve geçmişte farklı araştırmacılar bu yapıyı incelemiş durumda. Kaliforniya Eyalet Üniversitesi Northridge’den jeolog Lorence G. Collins ile bir dönem Durupınar’ın gemi olduğunu savunan David Fasold’un 1996 yılında Journal of Geoscience Education’da yayımlanan çalışması, yapının doğal jeolojik süreçlerle açıklanabileceğini savunuyordu. Araştırmacılar geminin metal parçaları olarak yorumlanan oluşumların limonit ve manyetit gibi minerallerle bağlantılı doğal yapılar olduğunu, taşlaşmış ağaç olarak ileri sürülen bazı örneklerin de jeolojik kayaçlarla açıklanabildiğini öne sürdüler. Collins 2016 yılında konuyu yeniden değerlendirdiğinde Durupınar’da ileri sürülen taşlaşmış ahşap, metal bağlantı elemanları ve sözde çapa taşları gibi kanıtların jeolojik açıklamalarla daha iyi uyuştuğunu savunmayı sürdürdü. Bu eleştiriler bugün ortadan kalkmış değil. Tam tersine yeni araştırmanın gerçek bilimsel değeri, eski iddiaları tekrarlamak yerine onları sınayabilmesinde yatıyor. Eğer 2026 ve 2027 analizleri insan yapımı bir yapıyı gösteren açık materyal bulgular ortaya koyarsa Durupınar tartışması başka bir düzleme taşınacaktır. Eğer sonuçlar doğal tabakalanma, heyelan süreçleri ve mineral oluşumlarıyla uyumlu çıkarsa bu da bilimsel açıdan sonuçtur. Araştırmanın başarısını önceden hangi sonuca varacağı belirlemez. Başarı, hangi sonuca varırsa varsın verinin onu taşıyabilmesidir.

Bütün bunların arkasında ise çok daha eski bir soru bulunuyor. Nuh anlatısını tarihin hangi noktasına yerleştireceğiz? Tekvin’in tufan anlatısında Nuh’a büyük bir gemi yapması emredilir. Geminin uzunluğu üç yüz arşın, genişliği elli arşın, yüksekliği otuz arşın olarak tarif edilir. Tufan sona erdiğinde Tekvin 8.4 geminin “Ararat dağları” üzerinde karaya oturduğunu söyler. Buradaki ifade modern anlamda doğrudan bugün Ağrı Dağı adını verdiğimiz tek zirveyi işaret etmek zorunda değildir. İbranice Ararat adının tarihsel Urartu bölgesiyle ilişkili olduğu ve metindeki çoğul ifadenin daha geniş bir dağlık coğrafyayı gösterebileceği kutsal metin yorumlarında da belirtiliyor. Kur’an’daki anlatı ise farklı bir coğrafi isim verir. Hûd suresinin 44. ayetinde suların çekilmesinin ardından geminin Cûdî üzerine oturduğu ifade edilir. Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde bu yer Güneydoğu Anadolu’daki Cûdî Dağı ile ilişkilendirilir. Dolayısıyla “kutsal kitapların tamamı geminin Ağrı Dağı’na indiğini söylüyor” biçimindeki popüler cümle tarihsel açıdan fazla basitleştirici kalıyor. Tam da burada arkeolojiyle inanç metnini birbirine zorla uydurmanın tehlikesi başlıyor. Metin kendi dilinde ve kendi tarihsel bağlamında okunmalı, arkeolojik alan ise kendi malzemesiyle değerlendirilmelidir.

Görsel: Gılgamış Destanı’nın XI. tableti, “Tufan Tableti”, MÖ 7. yüzyıl, British Museum. Fotoğraf: BabelStone / Wikimedia Commons. Lisans: CC0 1.0.

Daha da geriye gittiğimizde Nuh anlatısının tek başına durmadığını görüyoruz. Mezopotamya’nın çivi yazılı metinlerinde büyük tufan motifi Tevrat’ın bugün bildiğimiz biçiminden yüzyıllar önce karşımıza çıkıyor. Sümer tufan geleneğinde Ziusudra, Akadca Atrahasis anlatısında Atrahasis ve Gılgamış Destanı’nın XI. tabletinde Utnapiştim büyük bir su felaketinden kurtulan kahramanlardır. Cambridge Üniversitesi tarafından yayımlanan çalışmalar Sümer tufan anlatısının Nippur’dan gelen bir tablette korunduğunu ve bu geleneğin Eski Babil dönemine uzandığını gösteriyor. British Museum’daki ünlü Gılgamış XI. tabletinde tanrılar dünyayı bir tufanla yok etmeye karar verir, Ea (Mezopotamya mitolojisinde bilgelik ve tatlı sular tanrısı Ea, yani Sümer geleneğindeki Enki) bu kararı Utnapiştim’e bildirir ve bir tekne yaparak kendisini ve ailesini kurtarmasını söyler. Tablet MÖ 7. yüzyıla ait Neo-Asur kopyası olsa da anlatının kökleri çok daha eski Mezopotamya geleneklerine uzanır. Metropolitan Museum of Art koleksiyonundaki Atrahasis tableti de tanrıların insanlığı yok etmek için felaketler gönderdiği, bir kişinin uyarıldığı ve bir tekne aracılığıyla kurtulduğu daha eski anlatı geleneğinin varlığını gösterir. Bu paralellikler “Nuh hiç yaşamadı” sonucunu kendiliğinden üretmez. Aynı şekilde Mezopotamya’da eski tufan anlatılarının bulunması da kutsal metinlerdeki anlatıyı tarihsel kayıt olarak otomatik biçimde doğrulamaz. Bize gösterdiği şey daha önemli olabilir. Dicle ve Fırat havzasında yaşayan toplumların belleğinde büyük su felaketleri, hayatta kalan insan, tekne, hayvanlar, yeniden kurulan dünya ve ilahi irade gibi motifler binlerce yıl boyunca aktarılmıştır. Bir gerçek olayın kuşaklar boyunca mitolojik biçimlere dönüşmesi mümkündür. Birden fazla bölgesel taşkının kültürel bellekte tek büyük felakete dönüşmesi de mümkündür. Bunların hangisinin gerçekleştiğini belirlemek ise mitoloji, filoloji, jeoloji ve arkeolojinin ortak çalışmasını gerektirir.

Ben Durupınar’a bu nedenle bir “gemi bulundu” haberi olarak bakmıyorum. Önümüzde bundan daha ilginç bir durum var. İnsanlığın en eski anlatılarından birinin, binlerce yıl sonra modern radarlar, karot sondajları, karbon analizleri ve üç boyutlu modellerle yeniden sorgulandığı bir sahaya bakıyoruz. Bir tarafta Mezopotamyalı kâtiplerin kil tabletlere kazıdığı tufan kahramanları var. Bir tarafta Tekvin’in Ararat dağları, diğer tarafta Kur’an’ın Cûdî’si var. Bir tarafta toprağın altında dik açılar gördüğünü söyleyen araştırmacılar, diğer tarafta aynı oluşumu kıvrımlanmış kaya tabakaları ve heyelan süreçleriyle açıklayan jeologlar bulunuyor. İşte bilimin bulunduğu yer tam olarak burası. Kesinliğin başladığı yerden önceki o rahatsız edici bölgede. Bilinmeyenin karşısında.

Durupınar’ın altında gerçekten insan eliyle yapılmış dev bir yapı bulunursa bunun arkeoloji tarihi bakımından olağanüstü sonuçları olacaktır. Fakat böyle bir keşfin Nuh’un Gemisi olarak tanımlanabilmesi için bundan çok daha fazlası gerekir. Yapının insan yapımı olduğunun gösterilmesi, tarihlendirilmesi, kullanılan malzemenin belirlenmesi, çevredeki arkeolojik bağlamla ilişkilendirilmesi ve bütün bunların bağımsız araştırmacılar tarafından doğrulanması gerekir. Sonunda Durupınar’ın tamamen doğal bir oluşum olduğu anlaşılırsa da insanlığın tufan anlatısı değerinden hiçbir şey kaybetmez. Çünkü Nuh’un hikâyesinin insanlık tarihindeki ağırlığı bir geminin tahtalarının bulunmasına bağlı değil. Bu hikâyenin binlerce yıldır yaşayabilmesinin nedeni, insanın felaket karşısındaki temel sorusunu taşımasıdır. Her şey çöktüğünde neyi kurtaracağız? Kendimizi mi, ailemizi mi, canlılığı mı, bilgiyi mi, yoksa geleceğe yeniden başlayabilecek kadar küçük bir parçayı mı?

Bugün benim için Durupınar’daki araştırmanın asıl değeri burada yatıyor. Bilim toprağın altına bakarken biz de insanlığın hafızasının içine bakıyoruz. Belki orada bir gemi var, belki milyonlarca yıllık jeolojik süreçlerin oluşturduğu olağanüstü bir biçim var. Henüz bilmiyoruz. Ve “bilmiyoruz” sözcüğü bilimin zayıflığı sayılmaz. Aksine bilimin en güçlü başlangıç noktalarından biridir. Önümüzdeki laboratuvar sonuçları ve 2027 yılında yayımlanması planlanan bilimsel değerlendirmeler bu tartışmayı çok daha sağlam bir zemine taşıyabilir. O güne kadar yapılması gereken, inancı küçümsemeden, bilimi kutsal metinleri doğrulamak için araçsallaştırmadan ve heyecanı kanıtın önüne geçirmeden araştırmaya devam etmek. Çünkü geçmişi gerçekten anlamak istiyorsak bazen bulmak istediğimiz şeye bakmayı bırakıp toprağın bize ne söylediğini dinlememiz gerekir.

– Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Durupınar Formasyonu Araştırması Dünya Bilim Çevrelerinin Odağında, 28 Eylül 2026.
– Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Nuh’un Gemisi Araştırmalarında Heyecan Verici İlk Sonuçlar, 28 Ağustos 2026.
– Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Prof. Dr. Cenker Atila Öncülüğünde Nuh’un Gemisi Araştırılıyor, 28 Temmuz 2026.
– T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Ağrı İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Nuh’un Gemisi İzi.
– Collins, Lorence G. ve David F. Fasold, Bogus “Noah’s Ark” from Turkey Exposed as a Common Geologic Structure, Journal of Geoscience Education, 44, 1996, s. 439–444.
– Collins, Lorence G., Noah’s Ark near Dogubayazit, Turkey?, Perspectives on Science and Christian Faith, 68, 2016.
– Kramer, Samuel Noah, The Sumerian Deluge Myth, Anatolian Studies.
– Mallowan, M. E. L., Noah’s Flood Reconsidered, Iraq, 26, 1964, s. 62–82.
– British Museum, The Flood Tablet, Epic of Gilgamesh Tablet XI, K.3375.
– The Metropolitan Museum of Art, Cuneiform Tablet, Atra-hasis, Babylonian Flood Myth.
– Tekvin 6–9.
– Kur’an-ı Kerim, Hûd Suresi 36–48, özellikle Hûd 44.
– Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu Tefsiri, Hûd Suresi 44.

Bunları Okudunuz mu?

Bir yanıt yazın