Çöpü Kim İcat Etti? Paleolitik İnsandan Plastik Çağına Davranışlarımızın Görünmeyen Mirası
Editör : Meryem KAHRAMAN / Okuma Süresi 10 dk.
İnsanların yaşadığı şehirleri gezerken uzun zamandır dikkatimi çeken küçük ama rahatsız edici bir davranış var: İnsan elindekini tüketiyor ve geriye kalan şeyi yere bırakıyor. Bazen bir pet şişe, bazen plastik bir poşet, bazen yiyecek ambalajı, bazen sigara paketi… İlk bakışta bunun açıklaması oldukça kolay görünüyor. Eğitimsizlik diyebiliriz, çevre bilincinin eksikliğinden söz edebiliriz, belediyeleri, denetimleri veya insanların umursamazlığını suçlayabiliriz. Bunların hepsinin belirli ölçülerde açıklayıcı olabileceğini düşünüyorum. Fakat Afrika’da, özellikle Etiyopya, Kenya ve Cibuti’de yaptığım seyahatlerde ve yerel yaşamı gözlemlediğim zamanlarda zihnimi başka bir soru kurcalamaya başladı. Çünkü aynı insan davranışının farklı biçimlerini daha modern, altyapısı daha gelişmiş şehirlerde de görebiliyordum. Aradaki fark çoğu zaman davranışın tamamen var veya yok olması değil, davranışı sınırlayan sistemlerin, normların ve fiziksel çevrenin gücüydü. Bunun üzerine meseleyi basitçe “İnsan neden çöpünü yere atıyor?” diye düşünmek yerine soruyu biraz daha geriye götürmeye başladım: İnsan zihni, “çöp” dediğimiz şeyi ne zamandan beri tanıyor? Daha da önemlisi, bugün çöp dediğimiz şey insanlık tarihinin ne kadar eski bir parçası?
Bu soruyu sorduğumuzda zaman ölçeğini değiştirmemiz gerekiyor. Bir süpermarketin, havaalanının ya da modern bir şehrin sokağından çıkıp binlerce yıl geriye, insanın avcı-toplayıcı yaşamına gittiğimizi düşünelim. İnsan bir meyveyi yediğinde elinde kalan çekirdek doğaya düşüyordu. Bir hayvan tüketildiğinde kemikleri, derisi ve diğer organik kalıntıları geride kalıyordu. Ateş yakıldığında kül, odun ve kömürleşmiş organik maddeler kalıyordu. İnsan elbette iz bırakıyordu; hatta arkeolojinin önemli bir bölümü bugün bu izleri okuyabildiğimiz için mümkündür. Dolayısıyla geçmişi romantikleştirerek “atalarımız hiç atık üretmiyordu” diyemeyiz. Arkeolojik yerleşmelerde atık alanları, kemik yığınları ve insan faaliyetlerinin çevresel etkileri bunun tersini gösterir. Fakat burada modern dünyayı geçmişten ayıran temel bir özellik bulunuyor: Atalarımızın bıraktığı maddelerin büyük bölümü biyolojik veya mineral kökenliydi ve doğal döngülerin içerisinde parçalanabiliyor, dönüşebiliyor veya yeniden ekosisteme katılabiliyordu. Bugün ise bir insan birkaç dakikada tükettiği bir ürünün ardından, kendi yaşam süresini aşabilecek kadar uzun süre çevrede kalabilecek sentetik bir nesne bırakabiliyor. İnsanlık tarihinde çok yeni olan şey atık bırakmak değil; doğanın olağan dönüşüm hızının çok ötesinde kalıcılığa sahip maddeleri gündelik hayatın her anında üretmek ve tüketmektir.
Tam bu noktada aklıma evrimsel uyumsuzluk kavramı geliyor. Evrimsel biyoloji ve evrimsel psikolojide kullanılan bu yaklaşım, geçmiş çevresel koşullar altında şekillenmiş özelliklerin çok hızlı değişen modern koşullarla karşılaşmasını anlamaya çalışır. Fakat burada dikkatli olmak gerekiyor. “Paleolitik insan çöpünü yere atıyordu, modern insan da bu nedenle plastik şişesini yere atıyor” şeklinde doğrudan bir nedensellik kurmak elimizdeki bilimsel kanıtların ötesine geçer. Çöp atma davranışı üzerine onlarca yıllık araştırmaları bir araya getiren sistematik incelemeler, davranışın psikolojik, durumsal, toplumsal ve idari birçok değişkenden etkilendiğini ve sonuçların her zaman tek bir açıklamada birleşmediğini gösteriyor. Benim burada ilgilendiğim şey daha farklı bir olasılık: İnsan beyninin milyonlarca yıllık evrimsel tarihinde “tüketimden sonra elimde kalan nesneyi doğadan fiziksel olarak ayırmalı, belirli bir yerde toplamalı, başka bir yere taşımalı ve endüstriyel bir süreçte bertaraf etmeliyim” biçiminde doğal olarak ortaya çıkması gereken bir problem yoktu. Modern atık yönetimi biyolojik bir içgüdü olmaktan ziyade kültürel olarak öğrenilen, toplumsal normlarla güçlendirilen ve teknolojik altyapıyla mümkün hâle getirilen son derece yeni bir davranış sistemidir.

Afrika’daki gözlemlerim bu nedenle benim için özellikle düşündürücü oldu. Etiyopya’da, Kenya’da ve Cibuti’de farklı yerleşimlerde dolaşırken sokak ile insan arasındaki ilişkinin Avrupa’nın düzenli belediye sistemlerine sahip kentlerinden farklılaşabildiğini gözlemledim. Ancak gördüğüm manzarayı “Afrikalı insan çevresini önemsemiyor” gibi kolay ve yanlış bir kültürel genellemeye dönüştürmek istemiyorum. Çünkü masa başına dönüp verilere baktığımızda, gözümüzün sokakta gördüğü şeyin arkasında devasa bir altyapı problemi bulunduğunu görüyoruz. Dünya Bankası’nın güncel küresel değerlendirmesine göre dünya 2022’de yaklaşık 2,56 milyar ton belediye katı atığı üretti ve mevcut eğilim devam ederse bunun 2050’de yaklaşık 3,86 milyar tona ulaşması bekleniyor. Aynı değerlendirme, sorunun düşük gelirli ülkelerde ve Sahra Altı Afrika gibi hızlı büyüyen bölgelerde daha ağır olduğunu; Sahra Altı Afrika’da atık toplama oranlarının yaklaşık yüzde 31 düzeyinde kaldığını bildiriyor. Daha eski fakat bölgesel açıdan ayrıntılı Dünya Bankası verilerinde de Sahra Altı Afrika’da üretilen atığın önemli bölümünün açık alanlara bırakıldığı ve kırsal bölgelerde toplama hizmetlerinin özellikle sınırlı olduğu görülüyor. UNEP’in Afrika Atık Yönetimi Görünümü de kıta ölçeğinde belediye atığının çok büyük bölümünün açıkta bırakılması veya yakılması sorununa dikkat çekiyor. Dolayısıyla Afrika’da gördüğüm bir plastik yığınını yalnızca o plastiği yere atan bireyin davranışıyla açıklamak, problemin yarısını bile görmemek anlamına geliyor.

Burada insan davranışının çevre tarafından nasıl şekillendirildiği ortaya çıkıyor. Bir şehir düşünelim: Her yüz metrede bir çöp kutusu var, evsel atık belirli saatlerde toplanıyor, sokaklar düzenli temizleniyor, geri dönüşüm noktaları bulunuyor, çocuklar küçük yaşta atıkları ayrıştırmayı öğreniyor, yere çöp atmak toplumsal olarak ayıplanıyor ve gerektiğinde yaptırıma uğruyor. Şimdi başka bir şehir düşünelim: Atık kutuları seyrek, toplama düzensiz, açık alanlarda zaten çöp birikmiş, geri dönüşüm altyapısı sınırlı ve insan evinden çıkardığı atığın birkaç gün sonra nereye gittiğini bilmiyor. Bu iki şehirde yaşayan insanın biyolojik donanımı temelde aynıdır; fakat davranışın gerçekleştiği seçilim çevresi değil, güncel davranış çevresi tamamen farklıdır. Nitekim çevre psikolojisi araştırmaları da atık davranışında sosyal normların, fiziksel ortamın, müdahalelerin ve atık kutularının tasarım ve konumlandırılması gibi oldukça somut faktörlerin araştırılması gerektiğini gösteriyor. Bu nedenle meseleye “gelişmiş insan–gelişmemiş insan” karşıtlığıyla değil, biyolojik olarak benzer insanların farklı kültürel ve altyapısal çevrelerde nasıl farklı davranış örüntüleri geliştirdiği üzerinden bakmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Fakat bütün bunlar ilk sorumu ortadan kaldırmıyor; aksine onu daha ilginç hâle getiriyor. Çünkü modern atık sistemlerinin olmadığı bir yerde insanın yere bir şey bırakması neden bu kadar kolay, onu yerden alıp yanında taşıması ise neden bilinçli bir karar gerektiriyor? Bir muz kabuğunu düşünelim. Onu doğada yere bıraktığımızda çoğumuzun hissettiği şey ile aynı yere plastik bir ambalaj attığımızda hissettiğimiz şey aynı değildir. Bunun nedeni bence nesnenin biçimi değil, onun geleceğine ilişkin sahip olduğumuz bilgidir. Muz kabuğunun parçalanacağını biliriz; plastiğin uzun süre kalacağını öğrenmişizdir. Fakat bu ikinci bilgi duyularımız tarafından doğrudan verilmez. Bir plastik şişeye baktığımda onun gelecekte çevre üzerinde yaratabileceği sonuçları göremem. Şişe bana bağırmaz, acı çekmez, birkaç saniye içerisinde çevreyi değiştirmez. Ekolojik maliyet zamana ve mekâna yayılmıştır. Dolayısıyla modern insanın karşısında evrimsel geçmişimizde benzeri sınırlı olan bilişsel bir problem vardır: Şu anda hiçbir belirgin zarar vermiyor gibi görünen bir davranışın onlarca yıl sonraki kolektif sonucunu hesaba katmak. Bu davranışı engellemek için dürtüden çok soyutlama, eğitim, norm ve geleceği zihinde temsil edebilme yeteneği gerekir.
İşte bu yüzden çöpe bakarken aslında insanın zaman algısına bakıyoruz. Bir ambalajı açıyorum, içindekini birkaç dakika içerisinde tüketiyorum ve ürün benim için işlevini kaybediyor. Fakat nesnenin işlevinin benim için sona ermesi, onun fiziksel varlığının sona erdiği anlamına gelmiyor. Modern tüketim kültürünün en büyük yanılsamalarından biri burada saklı olabilir: “Attım” dediğimizde zihnimizde nesne ortadan kalkıyor. Oysa fiziksel dünyada “atmak” diye bir yer yok. Nesneyi sadece bulunduğumuz yerden başka bir yere taşıyoruz. Sokaktan çöp kutusuna, çöp kutusundan kamyona, kamyondan aktarma merkezine, oradan düzenli depolama alanına, yakma tesisine, geri dönüşüm sistemine veya bazen doğrudan açık araziye… Dünya Bankası’nın verileri de atık üretiminin kentleşme, gelir ve tüketimle birlikte büyüdüğünü; yüksek gelirli toplumların kişi başına çok daha fazla atık üretebildiğini gösteriyor. Bu nedenle temiz görünen modern bir şehrin sakinini çevresel açıdan otomatik olarak daha “doğru”, sokaklarında atık gördüğümüz düşük gelirli bir toplumun sakinini ise daha “kirletici” ilan edemeyiz. Birinde atık gözümüzün önünde olabilir, diğerinde ise son derece gelişmiş bir lojistik sistem tarafından görüş alanımızdan uzaklaştırılıyor olabilir. Temizlik ile düşük çevresel ayak izi aynı şey değildir.

Bu ayrımı Afrika’daki gözlemlerimde daha açık hissettim. Bir yerde tüketim miktarı görece düşük olmasına rağmen atık sokakta görünür olabiliyor; başka bir yerde tüketim olağanüstü yüksek olduğu hâlde sokak neredeyse kusursuz görünebiliyor. İlk bakışta ikinci toplum bize daha çevreci görünür. Fakat bilimsel olarak sorulması gereken soru “Sokakta ne kadar çöp görüyorum?” değildir. Kişi başına ne kadar atık üretiliyor? Bunun ne kadarı toplanıyor? Ne kadarı geri kazanılıyor? Ne kadarı yakılıyor? Nereye taşınıyor? Üretilen malzemenin yaşam döngüsü nedir? Bu sorular sorulduğunda estetik temizlik ile ekolojik sürdürülebilirliğin birbirinden farklı kavramlar olduğu anlaşılır. Güncel Dünya Bankası değerlendirmesi, küresel atık miktarındaki artışın kentleşme, yükselen gelirler ve tüketim artışıyla bağlantılı olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla Afrika’nın bir sokağında gördüğüm atık bana o sokağın insanlarını anlatıyor olabilir ancak asıl bunun da ötesinde küresel üretim sistemini, tek kullanımlık ambalaj ekonomisini, kentleşmenin hızını ve yerel yönetimlerin bu dönüşüme yetişme kapasitesini de anlatıyor.

Bence insanlık tarihindeki asıl kırılma tam burada gerçekleşti. Biz doğayla olan eski davranışımızı sürdürürken elimizdeki nesne değişti. Binlerce yıl boyunca yere düşen şey çekirdek, kemik, lif, odun, kül ve başka organik kalıntılardı; modern endüstriyel toplum bu davranış dünyasının içine plastikleri, çok katmanlı ambalajları ve başka kalıcı materyalleri soktu. Fakat bundan “insan beyni plastiği algılayamıyor” sonucunu çıkarmak yerine daha temkinli bir hipotez kuruyorum: Teknolojik çevremiz, kültürel davranışlarımızdan çok daha hızlı değişmiş olabilir. İnsanlığın yeni maddeler üretme kapasitesi birkaç kuşakta olağanüstü hızlandı; bu maddeler karşısında yeni toplumsal normların, altyapının ve kolektif sorumluluk anlayışının oluşması ise aynı hızda gerçekleşmedi. Bugün elimizde tuttuğumuz plastik şişe bu nedenle basit bir ambalaj değildir. Paleolitik geçmişimizin üzerine birkaç yüzyılda kurduğumuz endüstriyel dünyanın küçük bir antropolojik nesnesidir.

Bu düşünce beni rahatsız edici başka bir sonuca götürüyor. Belki de “çöp” doğada bulunan bir madde türü değildir; insanın icat ettiği bir ilişkidir. Doğada bir canlının artığı başka bir sürecin girdisine dönüşebilir. Modern endüstriyel sistem ise doğanın mevcut döngülerinin kısa zaman ölçeğinde işleyemediği maddeleri olağanüstü miktarlarda üretmiştir. Böyle bakınca sorun sadece yere çöp atan insan değildir. Sorun, birkaç dakikalık kullanım için onlarca yıl varlığını sürdürebilecek nesneler üretmeyi normalleştiren sistemdir; bu nesneyi kullanan tüketicidir; onu toplayacak altyapıyı kuramayan yönetimdir; atığın gözden kaybolmasını onun yok olmasıyla karıştıran modern kent kültürüdür. İnsan davranışının sorumluluğunu ortadan kaldırmıyorum. Tam tersine, sorumluluğun nerede başladığını daha doğru yere koymaya çalışıyorum. Çünkü insan öğrenebilen, norm oluşturabilen, geleceği tasarlayabilen ve davranışını değiştirebilen bir canlıdır. Evrimsel geçmişimiz davranışlarımızın zeminini açıklayabilir; fakat onları kaçınılmaz hâle getirmez.
Etiyopya’da, Kenya’da, Cibuti’de, Türkiye’de ve modern şehirlerde gördüğüm manzaraları yan yana koyduğumda artık yerde duran plastik bir şişeye sıradan bir “çöp” olarak bakamıyorum. Orada insanlık tarihinin iki farklı zamanı üst üste duruyor gibi geliyor bana. Bir tarafta milyonlarca yıllık bir biyolojik geçmişin taşıyıcısı olan insan var; diğer tarafta birkaç kuşaktır hayatımızı kuşatan sentetik maddelerden oluşmuş yepyeni bir dünya. Ellerimiz hâlâ doğadan bir şey alıyor, ağzımıza götürüyor, tüketiyor ve geride kalan şeyi bırakmak istiyor olabilir; fakat artık geride bıraktığımız şey aynı şey değil. Atalarımızın bıraktığı bir meyve çekirdeği toprağın hikâyesine katılabiliyordu. Bizim bıraktığımız plastik şişe ise biz öldükten sonra bile kendi hikâyesini sürdürme potansiyeline sahip. İnsanlığın önündeki mesele belki de doğamızı inkâr etmek değil, teknolojimizin yarattığı yeni dünyaya uygun yeni bir kültürel davranış geliştirmektir.
Bir gün yine bir şehirde yürürken birinin elindeki ambalajı yere bıraktığını gördüğümüzde, elbette ilk sorumuz “Neden çöpünü yere attın?” olabilir. Ben artık ikinci bir soru daha sormamız gerektiğini düşünüyorum: İnsanlık, doğada çözünebilen şeyleri geride bıraktığı yüz binlerce yıllık yaşamından, doğanın kolayca çözemediği maddeler üreten bir uygarlığa geçtiğinde davranışlarını aynı hızla değiştirebildi mi? Bu sorunun kesin ve tek bir cevabı henüz yok. Fakat yerde duran küçücük bir plastik parçası bize büyük bir şeyi hatırlatıyor: Bedenimiz ve beynimiz çok eski bir hikâyenin ürünü, yaşadığımız dünya ise olağanüstü yeni. Uygarlık belki de tam burada başlıyor; elimizden çıkan şeyi artık görmediğimiz anda bile onun dünyadan kaybolmadığını anlayabildiğimiz yerde.
Önder Çeliktaş
Araştırmacı Yazar – Ezoterik Kültür Araştırmacısı
Kaynakça
Chaudhary, A. H., Polonsky, M. J. & McClaren, N. (2021). Littering Behaviour: A Systematic Review. International Journal of Consumer Studies.
Högberg, A. (2026). The Effect of Waste Bin Design on Observable Recycling Behaviour: A Systematic Review and Research Agenda. Environmental Psychology Research.
United Nations Environment Programme & Council for Scientific and Industrial Research. (2018). Africa Waste Management Outlook.
World Bank. What a Waste 3.0. Küresel katı atık üretimi, toplama, bertaraf ve gelecek projeksiyonları.
World Bank. (2018). What a Waste 2.0: A Global Snapshot of Solid Waste Management to 2050.
Wilson, B. M., Delmas, M. A. & Rajagopal, D. (2025). Behavioral Interventions for Waste Reduction: A Systematic Review of Experimental Studies. Frontiers in Psychology.
