Bir Antik Kent Gezisi ve Akdeniz Üzerine
Bugün bu satırları yazarken, binlerce yıllık bir şehrin, Selinus Antik Kenti’nin surlarına tırmanıp ayakta kalmış bir kalıntısının üzerinde Akdeniz’e karşı yalnız başıma oturuyorum. Renklerin içinde yeri başka olan yeşilin güzelliğini taşıyan kısa bodur maki ağaçlarının ardında, masmavi sularıyla gökyüzüyle buluşan Akdeniz…
Sunay Akın çok güzel demiş:
“Bir an önce görülsün diye Akdeniz, Toroslar’da ağaçlar hep çocuk kalır…”
Fakat buraya gelen kişiler Akdeniz sularının mavisinden ve kıyılarının yeşilinden istifade ettiği kadar, onun kıymetini ve mazisini de bilmelidir. Zira burası dâhil vatanımızda bulunan doğal, tarihi ve millî servetlerimize sahip çıkma konusunda olduk olası pek mahir bir millet olamadık. Ve özellikle birkaç yer dışında, yetkililerce ilgisiz bırakılmış, kaderine terk edilmiş. Buraları korumak bizim borcumuzdur. Gerçek vatan sevgisi buralara da sahip çıkmaktır. Aynı gün içerisinde ziyaret ettiğim milyonlarca yıllık mağaraların duvarları yazılarla; sahiller ve antik kentler çöplerle doluydu. Buralara başka medeni milletler sahip olsa nasıl bir ehemmiyet gösterirlerdi, tahmin etmek zor değildir. Türkiye, benim gibi tarih seven biri için dünyanın en büyük cennetlerinden birisi şüphesiz. Sayısız medeniyet ve uygarlık binlerce yıl boyunca burada doğdu. Anadolu’su sırlarla doludur. Tarihin en eski mabetleri buradadır. İlk medeniyeti kuranlar Fırat’ın, Dicle’nin sularını takip eder. Ege kıyıları modern uygarlığımızın doğuşudur. Ege Denizi’ni de Akdeniz’den ayırmamak gerekir tabii. Homeros’un destanlarını, Orta Çağ’ın korsanlarını… Hepsini Akdeniz kucaklar.
Büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel, Akdeniz’de bu coğrafyanın tarihsel zenginliğini şöyle anlatır:
“Nedir bu Akdeniz? Binbir şeyin hepsi birden. Bir peyzaj değil, sayısız peyzajlar. Bir deniz değil, birbirini izleyen birçok deniz. Bir uygarlık değil, birbiri üzerine yığılmış birçok uygarlık.”
— Fernand Braudel, Akdeniz, çev. Necati Erkurt, Akdeniz: Mekân ve Tarih, Metis Yayınları, 1990, s. 7.

Selinus; Antalya’nın çıkışında küçük bir ilçesi olan Gazipaşa’da bulunan birkaç antik kentten birisi ve üzerinde herhangi bir gezi veya bilgi tabelası olmayan tarlaların arasında harabe hâldedir. Fakat bilindik bir hikâyesi vardır: Roma gücünün zirvesindeyken , Roma İmparatorluğu’nu en geniş sınırlarına ulaştıran, İskoçya’dan Basra Körfezi’ne kadar devasa bir coğrafyayı yöneten “Optimus Princeps” (En İyi İlk Yurttaş) unvanlı Imparator Trajan Doğu seferinden dönmektedir. Lakin o zamanlar sessiz sakin bu küçük şehrin kıyılarında amansız bir hastalığa yakalanır, hekimler çare bulamaz; imparator önce felç olur ve sonra burada ölür. İmparatora olan saygı ve sevgiden dolayı bir süre onun anısına “kutsal şehir” denir ve şehir Trajanapolis diye anılır. Daha sonra burada yakılır ve külleri altın bir vazoda Roma’ya götürülür. Fakat tarihin bir ironisidir ki daha sonra ki dönemlerde bir zamanlar imparatorunun son sığınağı olan ve Roma halkı tarafından kutsallık atfedilen bu şehir, sonra ki dönemlerde Roma’nın başına bela olan Klikyalı korsanların yuvası olur.
Bu şehir, Roma sonrası bizlere de bir süre kucak açar. Selçuklular ve Osmanlılar bugün hâlen ayakta kalan Şekerhane Köşkü’nü ve bazı yapılarını av köşkü ve misafirhane olarak değerlendirir. Şehre su taşıyan su kemerlerinin kalıntıları ise bugün hâlâ sahil yoluna güzellik katar. Gezdiğim pek çok antik kentte hissettiklerimi burada da yoğun şekilde yeniden yaşıyorum bugün. Zira Antik Çağ’ın şehirleri, günümüzdeki şehirlerin pek çoğundan daha klasik bir düzen ve nizam içerisinde inşa edilirdi. Üniversite hocam—pek gezmiş görmüş birisi olarak—bize Britanya’daki veya İtalya’daki bir antik Roma kenti ile Türkiye’deki kentlerin çok bir farkı olmadığını söylerdi. Bir Roma şehrinin kalıntılarında gözlerimi kapattığımda, bir zamanlar yaşayanları görürüm; bazen şehre giren lejyonların ayak seslerini, marşlarını, “Legio! Aeterna! Victrix!” seslerini duyar ve heyecanlarına ortak olurum.


Şehrin girişlerindeki nekropollerdeki (mezarlık) yası hissederim. Süslü mezar lahitlerinde yatan soylular, belki de mezarı bile olamayacak kadar garipler… Hepsinin bizim gibi dertleri vardı. Kimbilir belki hepsi kendilerini bir zamanlar, benim gibi gençliklerinin verdiği heyecanlardan ve hazlardan dolayı ölümü unutup hırslarına teslim etmiş; aslında önemli olmayan uğraşların peşinden koşmuş, olunca gururlanmış, olmayınca kederlenmiştir. Türkiye’de bulunan bir diğer antik kent olan Tralleis’te yer alan ve insanlık tarihinin günümüze tam olarak ulaşmış bilinen en eski melodi ve notalarına sahip Seikilos Ağıdı’nda yazanlar, aradan geçen binlerce yıla rağmen bugün bile geçerliliğini korur: “Işılda henüz yaşıyorken, Gamı tasayı at bir kenara. Yaşam dediğin böyle kısayken Ve her şey yenik düşerken zamana…”






