İnsanlığın Karanlık Çağı, Domino Etkisi ve Kapıdaki Felaketler
Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Christopher Nolan’ın yeni filmi The Odyssey’i büyük bir merakla izledik. Merak etmeyin, henüz izlemediyseniz sorun yok; bu yazı bir film eleştirisi değil. Sadece ana hikâye için pek de önemli olmayan, fakat bana başka bir konunun kapısını açan tarihsel bir anakronizmden yola çıkacağız.
Tarih ve edebiyatın dünya literatüründeki en eski ve en büyük metinlerinden olan Homeros’un İlyada ve Odysseia anlatılarının dünyasını, Truva Savaşı sonrasında evine dönmeye çalışan İthaka Kralı Odysseus’un maceralarını Christopher Nolan’ın yorumuyla izlemek her şeyden önce büyük bir keyifti. Nolan, kendi sinema dilini ve izlerini bu epik anlatıyla harmanlayarak görsel açıdan güçlü bir dünya kurmuş. Bahsettiğim sahnelerden birinde, bilerek yerleştirildiğini düşündüğüm, tarihsel olarak anakronik diyebileceğimiz bir ifade vardır. Odysseus, yaşadığı dünyanın saraylarından, ticaretinden ve düzeninden söz ederken bu sistemin parçalanışını “Bronz Çağı”nın çöküşüyle ilişkilendirir. Buradaki anakronizm açıktır: Odysseus’un yaşadığı varsayılan dönemde insanlar kendilerini “Bronz Çağı insanları” olarak tanımlamıyordu. Taş, Tunç ve Demir Çağı biçimindeki modern arkeolojik dönemlendirme 19. yüzyılda sistemleştirildi. Dolayısıyla karakterimizin kendi çağının tarihsel adlandırmasını bilmesi gerçekte mümkün değildir. Bu tercih eleştiri alabilir. Ancak Nolan ve senaryonun arkasındaki ekibin de bunun farkında olduğunu düşünmek gerekir. Belki de amaç tarihsel bir hata yapmak değil, geçmişteki bir karakter aracılığıyla bugünün seyircisine yaklaşan felaketi anlatmaktır. Çünkü Geç Tunç Çağı’nın sonu gerçekten de sırlarla dolu bir çöküş hikâyesidir. Ve benim bu çağla ilgili en ilgi çekici bulduğum mesele, tek bir istilacı halktan veya tek bir savaştan daha büyüktür:
Domino etkisi.
İlk Büyük Sistem Çöküşlerinden Biri
Önce Tunç Çağı’na kısaca bakmak gerekiyor.
İnsanlık yazının ortaya çıkmasından çok daha önce tarımı geliştirmiş, hayvanları evcilleştirmiş ve büyük yerleşimler kurmaya başlamıştı. Neolitik dönemde başlayan bu dönüşüm, zaman içerisinde metalürjinin gelişmesiyle yeni bir aşamaya ulaştı. Bakırın işlenmesinin ardından bakırın başta kalay olmak üzere başka elementlerle alaşım hâline getirilmesi, çok daha kullanışlı bir malzeme olan tuncun yaygınlaşmasını sağladı. Bu teknolojik gelişmenin etkisi yalnızca savaş alanında görülmedi. Tarım araçlarından zanaat üretimine kadar birçok alanda metal aletler giderek önem kazandı. Fakat asıl büyük değişim yalnızca kullanılan malzemede değildi.

Doğu Akdeniz ve Yakın Doğu’da şehirler, saray merkezleri ve büyük siyasi yapılar arasında son derece karmaşık ilişkiler gelişti. Mısır, Hitit, Babil, Asur ve Miken dünyası gibi güçler birbirleriyle diplomatik ilişkiler kuruyor, savaşıyor, evlilik ittifakları gerçekleştiriyor ve uzun mesafeli ticaret ağlarını kullanıyordu. Bu ekonomik yapılanma için sıklıkla “saray ekonomisi” kavramı kullanılır. Üretimin ve dağıtımın önemli bir bölümünün saray merkezleri çevresinde örgütlendiği bu dünyada hammaddeler yüzlerce, hatta binlerce kilometrelik mesafeler boyunca hareket edebiliyordu. Tunç bunun güzel bir örneğidir.
Yazarın Diğer Yazıları
Bakır nispeten geniş bir coğrafyadan temin edilebilirken kaliteli tunç üretimi için gereken kalay çok daha sınırlı kaynaklardan geliyordu. Tunç Çağı Akdeniz dünyasında kullanılan kalayın tam olarak hangi bölgelerden sağlandığı bugün bile araştırılmaktadır. Orta Asya ve Anadolu’dan Avrupa’ya kadar farklı kaynaklar tartışılmış; son yıllardaki arkeometrik çalışmalar bazı Doğu Akdeniz kalay külçelerinin Britanya’daki kaynaklarla ilişkili olabileceğini de göstermiştir. Kaynağın tam olarak neresi olduğu tartışılabilir. Fakat değişmeyen gerçek şudur: Bu uygarlıklar uzun mesafeli ticaret ağlarına ihtiyaç duyuyordu. Tıpkı bugün çiplere, petrole, doğal gaza veya nadir metallere bağımlı olmamız gibi. Sistemin gücü bağlantılarından geliyordu. Aynı bağlantılar onun zayıflığına da dönüşebilirdi.

Bir Taş Devrildiğinde
MÖ 13. yüzyılın sonları ile 12. yüzyılın başlarında Doğu Akdeniz ve Yakın Doğu dünyasında büyük bir dönüşüm yaşandı. Hitit İmparatorluğu ortadan kalktı, Miken saray sistemlerinin önemli bir bölümü çöktü ve Ugarit gibi büyük merkezler yıkıldı. Mısır ise ciddi saldırılar ve siyasal sorunlarla karşılaşmasına rağmen varlığını sürdürdü. Bu çöküşün tek bir nedeni olduğunu söylemek bugün mümkün değildir. Kuraklık ve iklim değişiklikleri, kıtlıklar, iç karışıklıklar, savaşlar, nüfus hareketleri, ticaret ağlarının bozulması, siyasi yapıların kırılganlığı ve “Deniz Kavimleri” olarak adlandırılan grupların hareketleri aynı tarihsel tablonun farklı parçaları olarak tartışılmaktadır. Beni asıl düşündüren nokta tam olarak burada başlıyor. Belki de bu uygarlıkları yıkan tek bir büyük düşman yoktu. Bir sistem arızalanmıştı.
“Karşılıklı kaçınılmaz bir bağ ağına yakalanmış, tek bir kader kumaşına bağlanmış durumdayız. Birini doğrudan etkileyen şey, herkesi dolaylı olarak etkiler.”
— Martin Luther King Jr., Letter from Birmingham Jail (1963)
Kuraklık tarımsal üretimi azaltabilir. Üretimin azalması kıtlığı ve fiyat baskısını artırabilir. Ekonomik sorunlar siyasi otoriteyi zayıflatabilir. Merkezi otoritenin zayıflaması ticaret yollarının güvenliğini bozabilir. Ticaretin aksaması orduların ve saray ekonomilerinin ihtiyaç duyduğu hammaddelerin ulaşmasını zorlaştırabilir. Bütün bunlara savaşlar ve nüfus hareketleri eklendiğinde, birbirine bağımlı sistemin parçaları art arda kırılabilir. Domino etkisi dediğim şey budur. Tek bir neden değil, birbirini büyüten krizler. Arkeolojik kayıtlar bazı önemli merkezlerin yıkıldığını, bazılarının terk edildiğini, bazılarının ise farklı biçimlerde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Çöküş her bölgede aynı ölçüde yaşanmadı. Ancak özellikle Miken saraylarının ortadan kalkmasıyla birlikte Linear B yazısının kullanımı da sona erdi ve Yunan dünyasında yazılı kayıtların yeniden yaygınlaşması için yüzyıllar geçmesi gerekti. Bu, insanlığın bütünüyle avcı-toplayıcı yaşama geri döndüğü anlamına gelmiyordu. Tarım, hayvancılık, metal işçiliği ve yerleşik yaşam devam etti. Fakat belirli bölgelerde yüzyıllar boyunca gelişmiş olan karmaşık siyasi ve ekonomik örgütlenme ciddi biçimde parçalanmıştı. Bir medeniyetin teknolojik olarak gelişmiş olması, onun kırılmaz olduğu anlamına gelmiyordu.
Deniz Kavimleri: Sebep mi, Sonuç mu?
Geç Tunç Çağı çöküşünün en gizemli aktörlerinden biri kuşkusuz “Deniz Kavimleri”dir.
Mısır kaynaklarında karşılaştığımız bu grupların kim oldukları, nereden geldikleri ve hareketlerinin tam olarak nasıl gerçekleştiği hâlâ tartışmalıdır. Onları bütün Tunç Çağı dünyasını tek başına ortadan kaldıran büyük bir istila ordusu olarak görmek artık fazla basit bir açıklama olur. Belki de Deniz Kavimleri çöküşün nedeni olmaktan çok, zaten sarsılmakta olan dünyanın içinde ortaya çıkan büyük nüfus hareketlerinden biriydi. Bugün de bir coğrafyada başlayan ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerin kontrol edilemediğinde başka krizleri tetikleyebildiğini görüyoruz. Ekonomi bozulduğunda siyasi istikrar etkilenebilir; siyasi kurumların zayıflaması güvenliği, ticareti ve toplumsal düzeni sarsabilir. Birbirine bağlı sistemlerde krizler nadiren tek başlarına kalır. Geç Tunç Çağı’nın sonuna da bu açıdan bakabiliriz. Zayıflayan şehirler ve krallıklar, zaten çözülmekte olan düzen içerisinde savaşların ve nüfus hareketlerinin baskısıyla karşı karşıya kalmış olabilir. Hatta meşhur Truva Savaşı’na bakarken bile bu dünyanın ekonomik ve siyasi koşullarını hatırlamak gerekir.

Elbette Homeros’un anlattığı Helen, Paris, Akhilleus ve Odysseus’un dünyası çok daha romantiktir. Fakat Homeros’un destanları tarihsel olayların doğrudan kayıtları değildir ve Truva Savaşı’nın gerçek niteliği konusunda kesin bir sonuca sahip değiliz. Bununla birlikte Hisarlık’taki Troya’nın stratejik konumu düşünüldüğünde, bölgedeki çatışmaların ticaret yolları ve siyasi güç mücadeleleriyle ilişkili olabileceği ihtimali yabana atılamaz. Belki de efsanelerin ardında güzel bir kadın için verilen savaştan çok daha karmaşık bir dünya vardı.
Geçmişten 1929’a: Krizler Nasıl Büyür?
Tarihteki bu kırılganlığın modern karşılıklarını aramak için çok uzağa gitmeye gerek yok. 1929 Büyük Buhranı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Ancak kriz, bazen anlatıldığı gibi küçük bir bankanın batmasıyla bir anda başlamadı. ABD ekonomisindeki daralma 1929 yazında başlamıştı. Ardından aynı yılın sonbaharında yaşanan Wall Street çöküşü ve sonraki yıllarda meydana gelen banka panikleri ekonomik krizi giderek ağırlaştırdı. Sorun artık yalnızca hisse senedi fiyatlarının düşmesi değildi.

Bankacılık sistemi, yatırımlar, üretim, tüketim ve uluslararası ticaret birbirine bağlıydı. Sistemin bir bölümündeki kriz diğer alanlara yayıldı ve Büyük Buhran yalnızca ABD’nin değil, dünya ekonomisinin sorunu hâline geldi.
Tunç Çağı ile 1929 elbette aynı tarihsel olaylar değildir.
Fakat ikisinin bize gösterdiği ortak bir gerçek vardır:
Karmaşık sistemlerin gücü, parçalarının birbirine bağlanmasından gelir; fakat bazen en büyük kırılganlıkları da aynı bağlantılarda saklıdır.
Bugün bu bağlantılar geçmişte olduğundan çok daha yoğun.
Fiber optik kablolar, deniz taşımacılığı, enerji hatları, finans sistemleri, uydu ağları ve küresel tedarik zincirleri dünyanın farklı noktalarını tek bir ekonomik organizmanın parçaları hâline getiriyor.
Bu sistemin en dikkat çekici örneklerinden biri ise cebimizde taşıdığımız cihazların içinde bulunuyor.
Günümüzün Kalayı: Mikroçipler
Bugün kullandığımız telefonların, bilgisayarların, otomobillerin ve sayısız elektronik sistemin temelinde yarı iletkenler bulunuyor. Modern yarı iletken üretimi ise dünyanın en karmaşık tedarik zincirlerinden birine sahip. Tayvan merkezli TSMC, özellikle dünyanın en gelişmiş işlemcilerinin üretiminde son derece önemli bir konumda. Apple, Nvidia, AMD ve diğer birçok teknoloji şirketinin tasarladığı gelişmiş çiplerin üretiminde şirket kritik rol oynuyor. Fakat TSMC bile bunu tek başına yapamaz. En gelişmiş yarı iletkenlerin üretiminde kullanılan EUV litografi sistemlerinin dünyadaki tek ticari üreticisi Hollanda merkezli ASML’dir. Bu makineler de tek bir şirketin kendi fabrikasında baştan sona ürettiği cihazlar değildir; optik sistemlerden lazer teknolojilerine kadar farklı ülkelerde bulunan son derece uzmanlaşmış tedarikçilere bağımlıdır.
Ortaya inanılmaz derecede gelişmiş fakat aynı zamanda karmaşık bir ağ çıkar.
Burada Tunç Çağı insanının kalay sorunuyla günümüz insanının çip sorunu arasında ilginç bir benzerlik görüyorum. Çip krizi dediğimizde aklımıza yalnızca yeni bir telefon alamamak gelmemeli. Modern otomobillerden hastane cihazlarına, telekomünikasyon altyapısından endüstriyel sistemlere kadar sayısız alan yarı iletkenlere bağımlıdır. Büyük ve uzun süreli bir tedarik kesintisi üretimi, lojistiği ve dünya ekonomisini ciddi biçimde etkileyebilir. COVID-19 pandemisi sırasında yaşanan küresel yarı iletken sıkıntısı bunun daha sınırlı bir örneğini bize zaten gösterdi. Otomobil fabrikaları üretimi azaltmak zorunda kaldı, elektronik ürünlerde teslimat süreleri uzadı ve dünyanın bir bölgesindeki üretim sorunlarının binlerce kilometre uzaktaki fabrikaları nasıl etkileyebildiği açık biçimde görüldü. Tayvan çevresinde yaşanabilecek büyük bir askeri kriz, gelişmiş çip üretimini hedef alan kapsamlı bir saldırı veya kritik üretim tesislerinde uzun süreli bir kesinti bundan çok daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Böyle bir senaryonun dünya ekonomisine tam olarak ne kadar zarar vereceğini kesin rakamlarla söylemek güçtür. Farklı ekonomik modeller farklı sonuçlara ulaşmaktadır. Fakat riskin büyüklüğü konusunda tartışma yoktur. Çünkü mesele artık yalnızca teknoloji şirketlerinin kârı değildir. Modern toplumun çalışması giderek daha fazla bu teknolojik altyapıya bağımlıdır.
Kapıdaki Felaket mi, Geçmişten Gelen Uyarı mı?
İşte burada yeniden Odysseus’a dönüyoruz.
Geç Tunç Çağı insanları kendi dünyalarının birkaç kuşak içerisinde büyük ölçüde değişebileceğini biliyorlar mıydı? Hitit saraylarında çalışan kâtipler, Miken yöneticileri veya Ugaritli tüccarlar içinde yaşadıkları ekonomik ve siyasi sistemin ne kadar kırılgan olduğunun farkında mıydılar? Bunu bilmiyoruz. Fakat biz kendi sistemimizin kırılganlığını görebiliyoruz. Bugün yarı iletken üretiminin belirli coğrafyalarda yoğunlaşması, enerji bağımlılığı, küresel deniz ticaretinin belirli boğazlardan geçmesi ve kritik teknolojilerin az sayıdaki üreticinin elinde bulunması ekonomik verimlilik sağlıyor. Aynı zamanda sistemik riskler yaratıyor. Buradaki sorun yalnızca şirketlerin tekelleşme arzusu veya ekonomik çıkarları değildir. Maliyetleri azaltma, uzmanlaşma, teknolojik üretimin giderek karmaşıklaşması ve küresel ekonominin verimlilik arayışı da bu yoğunlaşmayı doğurmuştur. Fakat sebebi ne olursa olsun ortaya çıkan sonuç aynıdır:
Birbirimize hiç olmadığımız kadar bağlıyız.
Bu bağlılık medeniyetimizin en büyük güçlerinden biridir. Aynı zamanda en zayıf noktalarından biri olabilir. Geç Tunç Çağı’nın çöküşü bize geleceğin mutlaka aynı şekilde gerçekleşeceğini söylemez. Tarih kendisini mekanik biçimde tekrar etmez. MÖ 12. yüzyılın saray ekonomileriyle 21. yüzyılın küresel ekonomisini aynı sistemmiş gibi değerlendirmek de doğru değildir. Fakat geçmiş bazen bize başka bir şey gösterir: Karmaşık sistemler sonsuza kadar ayakta kalacakları için değil, sürekli korunup uyarlanabildikleri için yaşarlar. Belki de Nolan’ın Odysseus’a söylettiği o anakronik sözleri bu nedenle yalnızca tarihsel bir hata olarak görmek gerekmiyor. Belki Odysseus aslında bize sesleniyordur. Sarayların, ticaretin, teknolojinin ve birbirine bağlanmış dünyanın içinde yaşayan bizlere… Kırılmaz olduğunu düşündüğümüz düzenlerin ne kadar değerli olduğunu anlamak için gerçekten kırılmalarını beklemek zorunda mıyız?
Kaynakça:
Eric H. Cline, 1177 B.C.: The Year Civilization Collapsed, Princeton University Press.
Eric H. Cline, After 1177 B.C.: The Survival of Civilizations, Princeton University Press.
A. Bernard Knapp & Sturt W. Manning, “Crisis in Context: The End of the Late Bronze Age in the Eastern Mediterranean”, American Journal of Archaeology.
Jesse Millek, Destruction and Its Impact on Ancient Societies at the End of the Bronze Age, Lockwood Press.Federal Reserve History, “The Great Depression”.TSMC, şirket raporları ve ileri üretim teknolojilerine ilişkin kurumsal veriler.ASML, EUV lithography teknolojisi ve tedarik zincirine ilişkin kurumsal kaynaklar.
