Bekleyen İnsanlar: Havaalanlarında Zaman, İnsan ve Beklemenin Felsefesi
Editör : Meryem KAHRAMAN / Okuma Süresi 9 dk.
Bir havaalanında yüzlerce insan aynı saate bakabilir, aynı anonsu duyabilir ve aynı uçağın kalkmasını bekleyebilir. Fakat uzun yıllardır yaptığım gözlemler bana şunu düşündürüyor ki aynı yerde bulunan ve aynı zamanı bekleyen insanlar, gerçekte hiçbir zaman aynı zamanı yaşamıyorlar.
Yaklaşık on beş yıldır yurt dışına yaptığım seyahatlerde havaalanlarında çok fazla zaman geçirdim. Farklı ülkeler, farklı şehirler, farklı terminaller… Kimi zaman birkaç saatlik aktarmalar, kimi zaman geciken uçuşlar, kimi zaman gecenin ilerleyen saatlerinde giderek sessizleşen bekleme salonları. Başlangıçta havaalanları benim için de bir yolculuğun zorunlu ara duraklarıydı. Gideceğim yere ulaşabilmek için geçmem gereken mekânlardı. Fakat seyahatlerim çoğaldıkça havaalanlarında farklı bir alışkanlık geliştirdiğimi fark ettim. Beklerken insanları izlemeye başladım. Bir süre sonra bu gözlem bilinçli bir uğraşa dönüştü. İnsanların nasıl oturduklarına, yürüdüklerine, ne sıklıkla saate baktıklarına, telefonlarını ellerine alış biçimlerine, çocuklarıyla ilişkilerine, vedalaşmalarına, yalnızlıklarına ve telaşlarına dikkat etmeye başladım. Bazen birkaç kelime, bazen bir paragraf, bazen de daha sonra üzerinde uzun uzun düşüneceğim küçük notlar aldım. Gördüğüm insanların çoğunun adını hiçbir zaman öğrenmedim; nereden geldiklerini, nereye gittiklerini ya da neden seyahat ettiklerini bilmiyordum. Zaten beni ilgilendiren de onların kişisel hikâyelerini öğrenmek değildi. Ben, insanın beklerken neye dönüştüğünü anlamaya çalışıyordum. Yıllar içinde biriken bu gözlemler daha sonra üzerinde çalışmaya başladığım “Bekleme Modundaki İnsanlar” adlı kitabımın düşünsel kaynaklarından biri oldu. Kitabı 2027 yılında okurla buluşturmayı düşünüyorum. Fakat kitabın da bu yazının da temel meselesi havaalanları değil. Havaalanı benim için insanı gözlemleyebildiğim özel bir sahne. Asıl mesele insanın zamanla, belirsizlikle, hareketle ve beklemekle kurduğu ilişki.
Aynı Yerde, Başka Başka Zamanlarda
Bir uçuş kapısının karşısına oturup bir süre insanları izlediğinizde ilk bakışta oldukça sıradan bir görüntüyle karşılaşırsınız. Koltuklar, valizler, telefonlar, pasaportlar, kahve bardakları ve sürekli değişen uçuş ekranları… Eğer aynı uçağa bineceklerse bu insanların hepsi aynı kalkış saatini beklemektedir. Mekân aynıdır, saat aynıdır ve bekleme süresi matematiksel olarak herkes için eşittir. Fakat biraz daha dikkatli baktığınızda bu ortaklığın yalnızca yüzeyde olduğunu görürsünüz.

Birisi evine dönüyordur, diğeri evinden ayrılıyordur. Birisi uzun zamandır görmediği bir insana kavuşacakken birkaç koltuk ötesindeki başka biri az önce sevdiği biriyle vedalaşmıştır. Birinin önünde tatil vardır, diğerinin önünde yeni bir iş. Bir öğrenci hayatında ilk kez ülkesinden ayrılıyor olabilir; yanındaki yolcu içinse bu uçuş haftalık iş rutininin sıradan bir parçasıdır. Birisi gideceği yerde kendisini bekleyen güzel günleri düşünürken bir başkası hastalık, ölüm, ayrılık ya da zorunluluk nedeniyle aynı uçağa binebilir. İşte havaalanlarında beni en fazla etkileyen gözlemlerden biri bu oldu: Dışarıdan bakıldığında herkes bekliyor, fakat herkes başka bir şeyi bekliyor. Dolayısıyla beklemenin kendisi de herkes için aynı anlama gelmiyor. Umutla bekleyen insanın bedeni ile kaygıyla bekleyen insanın bedeni aynı davranmıyor. Kavuşmaya giden insanla ayrılıktan dönen insan aynı saate baktığında aynı rakamları görüyor ama o rakamların onlarda yarattığı duygu aynı değil. Buradan kaçınılmaz olarak zaman meselesine ulaşıyoruz. Havaalanı belki de modern dünyada zamanın en katı biçimde ölçüldüğü mekânlardan biri. Kalkış saati, varış saati, boarding zamanı, kapının kapanmasına kalan dakika, gecikme süresi… Her şey sayısallaştırılmış durumda. Buna rağmen insanın içinde işleyen zaman, terminal ekranındaki zaman kadar düzenli değil. Fransız filozof Henri Bergson’un zaman anlayışı burada oldukça açıklayıcıdır. Bergson, saatlerle ölçtüğümüz homojen zaman ile bilinçte deneyimlediğimiz süre arasında önemli bir ayrım yapar. Onun durée kavramıyla ifade ettiği yaşanan süre, birbirinin aynısı saniyelerin art arda dizilmesinden ibaret değildir. Geçmişimiz, içinde bulunduğumuz an ve geleceğe ilişkin beklentilerimiz birbirine karışarak kişisel zaman deneyimimizi oluşturur. Bu nedenle matematiksel olarak aynı uzunluktaki iki zaman aralığı bilinçte bütünüyle farklı yaşanabilir. Havaalanlarında bunun küçük örneklerini sayısız kez gözlemledim. Uçağı yarım saat geciken iki insan düşünün. Biri kitabını açıp okumaya devam ederken diğeri birkaç dakika arayla ekrana bakıyor, ayağa kalkıyor, görevliye soru soruyor ve tekrar yerine oturuyor. İkisinin de kaybettiği süre otuz dakikadır. Fakat o otuz dakikanın psikolojik ağırlığı aynı değildir. İşte bu nedenle zamanın yaşanan bir olgu olduğunu düşünüyorum. Saat zamanı sayıyor; insan ise o zamanın içinde umut ediyor, sıkılıyor, korkuyor, özlüyor, hatırlıyor ve geleceği tasarlıyor.
Bekleyen Beden
İnsanları gözlemlerken zamanla özellikle beden diline dikkat etmeye başladım. Çünkü bekleyen insan çoğu zaman konuşmadan da kendisi hakkında çok şey anlatıyor. Bacağını sürekli hareket ettiren, birkaç dakikada bir aynı ekrana bakan, telefonunu açıp kapatan, bulunduğu yerde dolaşan, koltuğuna gömülerek uyuyan, kitap okuyan ya da sessizce karşısındaki boşluğa bakan insanlar… Bunların her biri beklemeyle farklı bir ilişki kuruyor.

Beklemenin insanı huzursuz edebilmesinin nedenlerinden birinin kontrol meselesi olduğunu düşünüyorum. Modern yaşam bize sürekli bir şey yapabileceğimiz duygusunu veriyor. Çalışabilir, yazabilir, arayabilir, satın alabilir, değiştirebilir, hızlandırabilir veya başka bir seçeneğe geçebiliriz. Havaalanında ise belirli bir noktadan sonra iradenizin sınırına ulaşırsınız. Biletiniz vardır, valiziniz hazırdır, pasaport kontrolünden geçmişsinizdir, kapınızı bulmuşsunuzdur; fakat uçağın kalkışını iradenizle öne çekemezsiniz. Hava koşullarını değiştiremez, teknik bir arızayı ortadan kaldıramaz ve kapının istediğiniz anda açılmasını sağlayamazsınız.
Yapabileceğiniz şey beklemektir.
Fakat tam da burada modern insanın ilginç bir refleksi ortaya çıkıyor. Beklemek zorunda kaldığımız anda boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Telefonlarımızı çıkarıyor, sosyal medyada dolaşıyor, mesajlara bakıyor, video izliyor, çalışıyor ya da kulaklığımızı takıyoruz. Bunu teknolojiyi eleştirmek için söylemiyorum. Benim ilgimi çeken, insanın boşluk karşısındaki davranışı. Bugün fiziksel olarak bekleme salonunda bulunurken zihinsel olarak orada bulunmamak mümkün. Bedenimiz terminaldeki bir koltukta otururken zihnimiz binlerce kilometre uzaktaki bir insanla konuşabilir veya dijital bir içeriğin içinde dolaşabilir.
Bu durum bana uzun zamandır aynı soruyu sorduruyor: Beklemeyi ortadan mı kaldırdık, yoksa beklediğimizi fark etmemeyi mi öğrendik?
Havaalanı: Binlerce Yabancının Kesiştiği Yer
Havaalanlarının beni etkileyen başka bir tarafı daha var. Oradaki insanların neredeyse tamamı oradan ayrılmak için orada. Bir eve yaşamak için, bir okula öğrenmek için, bir kafeye oturmak için gidebiliriz. Havaalanının temel işlevi ise bizi başka bir yere ulaştırmaktır. Bu nedenle antropolog Marc Augé’nin modernite üzerine geliştirdiği “yok-yer” (non-lieu) kavramı havaalanlarını düşünürken benim için özellikle anlamlıdır. Augé, havaalanları, otoyollar, istasyonlar ve benzeri geçiş alanlarını geleneksel aidiyet ilişkilerinin zayıfladığı modern mekânlar üzerinden tartışır.

Bir havaalanında binlerce insanla aynı binanın içinde bulunabilir ve buna rağmen hiç kimseyi tanımayabilirsiniz. Yanınızdaki koltukta oturan kişinin adını bilmezsiniz. Nereden geldiğini, neden gittiğini, kimi geride bıraktığını veya vardığında onu kimin karşılayacağını bilmiyorsunuzdur. Büyük olasılıkla birkaç saat sonra birbirinizi bir daha hiç görmeyeceksiniz. Buna rağmen o insanın hayatındaki çok önemli bir ana tanıklık edebilirsiniz. Bir anne çocuğuna sarılır, iki insan vedalaşır, bir çocuk ilk uçuşunun heyecanını yaşar, biri telefonda aldığı haberle sessizleşir, bir başkası camın arkasındaki piste uzun süre bakar. Bence havaalanlarının antropolojik güzelliği burada ortaya çıkıyor. Birbirimizin hikâyelerini bilmiyoruz fakat hikâyelerimiz birkaç saatliğine aynı mekânda kesişiyor. Sonra bir anons geliyor, kapı açılıyor ve o geçici insan topluluğu dağılıyor. Bazıları aynı uçağa biniyor, bazıları başka kapılara yöneliyor ve birkaç saat önce yan yana oturan yüzlerce yabancı yeniden dünyanın farklı yönlerine dağılıyor. Bazen havaalanlarında otururken bunun insan hayatının kendisine benzediğini düşünüyorum. Hayatımız boyunca sayısız insanla yollarımız kesişiyor. Bazıları uzun süre bizimle kalıyor, bazıları birkaç yıl, bazıları birkaç dakika. Kiminin adını hatırlıyoruz, kiminin yüzünü bile unutuyoruz. Fakat her karşılaşma aynı uzunlukta olmasa da zamanımızın bir parçası hâline geliyor.
Bekleme Modundaki İnsan
Yıllar boyunca tuttuğum notlara dönüp baktığımda havaalanlarında başlayan gözlemimin giderek havaalanının dışına çıktığını fark ettim. Çünkü sadece yolcuların beklemediği çok açık. İnsan hayatının büyük bölümü farklı bekleyişlerle örülü. Hafta sonunu bekliyoruz, maaşımızı bekliyoruz, bir mesajı bekliyoruz, bir insanın dönmesini bekliyoruz. Tatili, emekliliği, uygun zamanı, doğru fırsatı, daha iyi koşulları, bir projenin bitmesini veya hayatımızdaki belirli bir sorunun çözülmesini bekliyoruz.

Bazen bu bekleyişlerin içinde son derece tehlikeli bir düşünce beliriyor: “O olduğunda yaşayacağım.” Şu işi bitirdiğimde, şu kadar para biriktirdiğimde, buradan ayrıldığımda, emekli olduğumda, doğru insan karşıma çıktığında, sorunlarım çözüldüğünde… Hayatı sürekli gelecekte başlayacak bir şey hâline getirebiliyoruz. Bugünü ise asıl hayat başlamadan önce geçilmesi gereken bir bekleme salonuna dönüştürüyoruz. Belki Bekleme Modundaki İnsanlar kitabını yazmaya beni yönelten temel düşünce de tam olarak burada yatıyor. Başlangıçta havaalanlarında bekleyen insanları gözlemlediğimi sanıyordum. Zamanla aslında modern insanın kendisini gözlemlediğimi düşünmeye başladım. Çünkü hepimiz farklı biçimlerde bekleme modundayız. Bir yere varmayı, bir şey olmayı, birinin gelmesini veya koşulların değişmesini bekliyoruz. Beklemek kendi başına bir sorun değil; umut etmek de geleceğe yönelmek demektir. Sorun, beklediğimiz süreyi yaşamdan saymamaya başladığımızda ortaya çıkıyor.
Bir uçuşu düşünün. Yolcu çoğu zaman yolculuğun varış noktasına ulaştığında tamamlandığını düşünür. Oysa terminalde geçirdiği iki saat de hayatıdır. Geciken uçuş da hayatıdır. İçtiği kahve, okuduğu birkaç sayfa, pencereden gördüğü uçak, duyduğu anons, yanında oturan yabancının kısa bir tebessümü ve sıkılarak geçirdiği yirmi dakika da geri getirilemeyecek yaşam süresinin içindedir. Biz o dakikalara “beklemek” dediğimiz için onlar hayatımızdan çıkarılmış olmuyor.
Beklerken Yaşamayı Unutuyor muyuz?
Bir sonraki uçuşunuzda küçük bir deney yapmanızı isterim. Uçağınızın kalkmasına biraz zaman kaldığında telefonunuzu on dakikalığına cebinize koyun. İnsanların mahremiyetini ihlal etmeden çevrenize bakın. Telaşla yürüyenleri, uyuyanları, çocuklarına bir şeyler anlatan anne babaları, yalnız seyahat edenleri, kitap okuyanları, sürekli uçuş ekranına bakanları ve pencereden piste dalıp gidenleri gözlemleyin. Kimin nereye gittiğini bilmeyeceksiniz. Hangi hikâyenin ortasına baktığınızı da muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyeceksiniz. Buna rağmen birkaç dakika sonra insan davranışlarının küçük ayrıntılarını fark etmeye başlayacaksınız.

Sonra gözlemin yönünü değiştirip kendinize bakın. Nereye gittiğinizi zaten biliyorsunuz; bu kez kendinize neden bu kadar acele ettiğinizi, neyi beklediğinizi ve beklediğiniz şey gerçekleşene kadar geçen zamanı hayatınızdan sayıp saymadığınızı sorun. Yaklaşık on beş yıldır farklı havaalanlarında tuttuğum notların bana bıraktığı kesin bir cevap yok. Zaten insanı gözlemlemeyi değerli kılan şeylerden biri de bu: Bir sorunun cevabını bulduğunuzu düşündüğünüz anda önünüzde başka bir soru beliriyor. Bugün geriye dönüp bütün o terminalleri, bekleme salonlarını, uçuş ekranlarını, gecikmeleri, vedaları, kavuşmaları ve büyük ihtimalle bir daha hiç görmeyeceğim binlerce insanı düşündüğümde zihnimde kalan düşünce oldukça basit: İnsan bazen bir uçağın kalkmasını, bazen bir insanın gelmesini, bazen doğru zamanı, bazen daha iyi koşulları, bazen de hayatının değişmesini bekliyor. Fakat bütün bu bekleyişler sırasında yaşam durmuyor. Biz beklerken yaşlanıyor, düşünüyor, değişiyor, seviyor, özlüyor, öğreniyor ve hayatımızdan geçen zamanı geri dönüşsüz biçimde geride bırakıyoruz. Bu yüzden artık kendime “İnsan neyi bekliyor?” sorusundan önce başka bir soru soruyorum: İnsan beklerken yaşamayı unutuyor mu? Belki hayatı anlamak için sürekli varış noktalarımıza bakmak yerine arada bir bekleme salonlarına da bakmamız gerekiyor. Çünkü hayat sadece vardığımız yerlerden oluşmuyor; iki varış noktası arasında geçirdiğimiz zaman da hayatımızın kendisi. Bazen hareket ederek, bazen durarak, bazen karar vererek, bazen de hiçbir şeyi hızlandıramadan bekleyerek yaşıyoruz.
Onlarca sene önce havaalanlarında insanları izlerken tuttuğum küçük notların bir gün beni Bekleme Modundaki İnsanlar adlı bir kitap üzerinde çalışmaya götüreceğini bilmiyordum. Bugün ise kitabın temelinde yatan düşünceyi giderek daha açık görüyorum: Belki de insan ömrünün önemli bir bölümünü bir yerlere vararak değil, varmayı beklerken geçiriyor. Eğer öyleyse beklemek, hayatın dışında kalan anlamsız bir boşluk değildir. O da ömrümüzdür. Ve belki yapılabilecek en büyük hata, gelecekte başlayacağını düşündüğümüz bir hayat uğruna içinde bulunduğumuz zamanı sürekli bir bekleme salonuna çevirmektir.
Bir sonraki yolculuğunuzda uçuş ekranına baktığınızda kaç dakika kaldığını elbette kontrol edin. Ama ardından bir kez de kendinize bakın. Çünkü saat size uçağınızın ne zaman kalkacağını söyleyebilir; fakat zamanınızın nasıl geçtiğini söyleyemez.
Önder Çeliktaş
Araştırmacı Yazar – Ezoterik Kültür Araştırmacısı
