Cumhuriyet ve Kadın
Cumhuriyetimizin temelleri ve kuruluşu kadının ve erkeğin ortak mücadelesiyle ve çabasıyla, fedakârlıklarıyla olmuştur. Bu mücadelenin süreci açısından dünya tarihinde eşsiz olduğu bir gerçektir. Bir tarih sevdalısı olarak henüz kuruluşunda bu kadar gönüllülük ve fedakarlık olan başka bir devletin tarihini okumadım. Dünyada hâlâ, çağımızda inanması zor olsa da, üzücü şekilde pek çok temel hakkından mahrum olan kadınların olduğu ülkeler vardır. Onların aksine bizim kadınlarımız haklarını savaşarak çok önceden kazanmışlardır.
Ortadoğu başta olmak üzere dünyada pek çok toplumda kadınlar en temel haklarından bile mahrum bir şekilde korkunç bir hayat yaşıyor. İran’da kadınlar sokağa çıkıp haklarını aradığı için tutuklanıyor ve öldürülüyor. Afganistan’da Taliban yönetiminde kadınların eğitim hakkı gibi hakları geri alındı ve geriye gidiş söz konusu. Suudi Arabistan’da şartlar Prens Selman yönetimi ile iyiye gitmeye başlasa da sonuç olarak kadınlar henüz yeni yeni araba kullanma hakkına sahip oldular. Bugün yine dünyanın pek çok yerinde hâlâ devam eden savaş ve terörden en çok etkilenen kadınlar ve çocuklardır. Suçlu olmadıkları bir savaşın bütün yükünü aslında onlar taşımaktadır. Medeni toplumlarda aslında durumu bu kadar olmasa da kadın olmanın zorluklarını yaşamaktadırlar. Kadınlar sosyal yaşamın hemen her yerinde bulunabilseler de, sırf kadın oldukları için zaman zaman baskı ve tacize uğruyorlar ve mücadele ediyorlar.
Annelerimiz, kız kardeşlerimiz, eşlerimiz tüm şerefli emekçi kadınlarımıza sevgi ve minnetle.
Türk toplumunda kadın…
Aslında biz Türklerde tarihsel köklere baktığımızda kadının sosyal yaşamda çok daha aktif olduğunu görürüz. Bu durum toplumumuza fikrimce, Arap kültürünün, İslamiyet’in yanlış yorumlanmasıyla birlikte girmesi ile de alakalıdır. Bu yıllardır çevreme de izah etmeye çalıştığım bir durumdur. Sadece kadına bakış açısından değil pek çok açıdan bizler İslamiyet zannederek Arap kültürünün bizim kültürümüze pek de uyumlu olmayan adetlerini alıp uyguluyoruz. Bir örnek olarak dilimizdeki kadınlarla ilgili kötü sözlerin filolojik olarak incelendiğinde kökenlerinin çoğunun Arapça ve Farsça’ya dayandığını görürüz. Eski Türklerde kadın tarihte el üstünde tutulmuş ve bu tür söylemler dilimize dahi pek girmemiştir.
Tarihsel köklere baktığımızda Türklerde kadının yeri günümüzle bile kıyas edilince çok daha ileride olabilir. Eski Türklerde kadınlar devlet yönetiminde çok daha aktiflerdi. Devletin başındaki yönetici, Kağan’ın yanında her zaman eşi yani Hatun oturur toylara ve kurultaylara katılır fikirlerini söylerdi, Kağan olmadığı zaman Hatun devleti fiilen idare ederdi. Türklerin en eski yazıtlarından birisi olan Orhun Abideleri’nde Kağan ve Hatunun sık sık birlikte anıldığı görülür. Hatta meşhur Çinli prensesler geyiği aslında buradan çıkmıştır. Kadınların devlet idaresinde çok fazla söz sahibi olduğunu gören Çinliler, prensesler göndererek devlet idaresine karışmayı amaçlamıştır.

Eski Türklerde kadın miras ve mülkiyet hakkına da sahipti. Bu bakıldığında Avrupa’da bile ancak sanayi inkılabı ile birlikte gerçekleşmeye başlayan bir durumdur. Kadınlar aileden kalan miraslarını evlendikleri zaman kendileriyle birlikte götürebilir ve istediği gibi tercihlerde bulunabilirdi. Ailesinden kalan bir sürü atın içinde en iyi atları, malları çeyiz ve miras olarak seçip götürmek gibi hakları vardı. Bu açıdan miras ve mülkiyet hakkında erkekten daha ileride olduğu söylenebilir. Bugün hâlâ miras kavgalarında aile içinde kadınlara adaletsizlik ediliyor zaman zaman.
Yine bahsetmek istediğim ve tartışmaya açık önemli bir unsur, Türk mitolojisinin incelendiğinde bence anaerkil bir yapıda olduğudur.
Pek çok kültürde kadın kötülükle ve şeytanlıkla bağdaştırılır. Kötülüğün kaynağı olarak görülür. Örneğin Yahudi erkeklerde, sabahları tanrıya onları kadın olarak yaratmadığı için şükretme duası vardır.
Bizim mitolojimizde ise kadın güzellik ve bereket ile simgelenmiştir. Bilge Kağan annesi İl Bilge hatunu bir melek olarak tasvir eder ve doğrudan Umay Ana’ya benzetir. Umay Ana en meşhur tanrılardan birisidir. Bereketin ve doğurganlığın tanrıçasıdır. En önemli bir kaç figürden birisidir. Yine mitolojimizdeki bir karakter olan yaratıcı tanrıya yaratma fikrini veren kişi Ak Ana’dır. Rüzgar ve Güneş gibi güçlü doğal imgelerin tanrıları hep kadındır. Bu açıdan bakıldığında mitolojimiz bile bir başka zenginlik taşımaktadır.
Türk tarihinin meşhur ve efsanevi kadın liderleri de vardır. Bunlardan birisi olan Tomris hatun destanlara konu olmuştur. Pers-İskit mücadeleleri sırasında kocasının öldürülmesi ile başa geçen ve tüm bozkır topluluklarını tek çatı altında birleştiren Tomris hatun dönemin süper gücü Perslerle girdiği mücadeleleri kazanmış ve çok büyük bir tarihi figür olmuştur.


Osmanlı döneminde nasıldı?
Osmanlı devrinde kadınlar daha geri plana atılmaya çalışılsa da, kadınlar bu duruma tepkilerini zaman zaman koymuşlardır. Osmanlı’da elbette devlet yönetiminde öne çıkan tarihi kadın figürler vardır. Bunlardan Hürrem Sultan, Kösem Sultan popüler kültürün de etkisiyle en bilinenlerdir. Konudan çok uzaklaşmadan bir not olarak belirtmek isterim ki açıkçası bir tarihçi olarak ben Muhteşem Yüzyıl ve Kösem dizilerini pek çok açıdan diğer yapımlarımızla kıyaslayınca çok başarılı bulmaktayım. İzlenmesini de tavsiye ederim.
Fakat saraydan uzaklaşırsak, Osmanlı’da kadının durumu genel itibari ile pekte iyi değildir. Hatta yasaklar ve kanunlarla kadınların sokağa çıkması bile engellenmeye çalışıldığı dönemler olmuştur, kadınlar pek de bu yasakları dinlememiş olsa da bir şekilde sokaklara çıkmışlardır. Çarşaf yasağı geldiği bir dönem kadınlar usule aykırı şekilde rengarenk çarşaflar giyerek yine bu durumu protesto etmiştir.
“Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın!”
-Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Tanzimat ve Meşrutiyet ile modernleşme çalışmalarında bu konuda olumlu adımlar atılmaya çalışılsa da toplum eski köklerinden çok uzaklaşmamıştır.
Osmanlı toplumunda genel olarak özellikle Müslüman halkta kadın geri planda ve unutulmuş vaziyetteydi. Bu durumu ardı ardına gelen savaşlar ve imparatorluğun yıkılmasıyla oluşmaya başlayan yeni düzende ancak değişecektir. Osmanlı’nın son yıllarında kadınlar özellikle 1.Dünya Savaşı’nda cephe gerisinde pek çok vazifede rol almış ve milli mücadeleye giden yolda yapacakları destansı direnişin işaretini vermişti.
Cumhuriyet’in Kadınları: 8 Mart’a Bir Saygı
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne özel olarak hazırlanan ve 8 Mart’ta yayımlanan bu yazıyı; geçmişten bugüne hakları, emeği, mücadelesi ve düşünceleriyle toplumsal yaşamı şekillendiren tüm dünya kadınlarına ithaf ediyoruz.
Ve Cumhuriyet..
Cumhuriyet kadınını anlamak için milli mücadele dönemini anlamak gerekir. Cumhuriyetimizin kuruluşunda kadınlarımızın gayreti ve çabası asla erkeklerden geri değildir. Daha işgalin ilk günlerinde Halide Edip Hanım’ın İstanbul’daki Sultanahmet mitinginde yaptığı konuşma milli mücadelenin ruhunu ortaya koymuştur. Sivas’ta kurulan Anadolu Kadınları müdafaa-i vatan cemiyeti işgallere karşı atılan ilk adımlardan birisidir. Kadınlar gerektiğinde cephane taşımışlar, demiryolları inşaatında çalışmışlar hastanelerde hasta bakmış, tarlalarda çalışarak iaşe sağlamışlardı. Burada ancak birkaç tanesinin ismini sayabileceğimiz fakat sayıları çok fazla olan Kahraman kadınlarımızı minnetle ve şükranla anıyoruz.
Milli Mücadele’nin İkmal yolu olan İnebolu yolunda cephane taşırken 9 aylık bebeğiyle birlikte donarak şehit olan Halime Bacı’ya, yaşının ilerlemesine rağmen Antep savunmasında orduya katılmak isteyince “bacım sen neden geliyorsun?” diyenlere “ niye benim kanım sizden şirin midir?” diyerek karşı çıkan Yirik Fatma’ya, genç yaşında İnönü Savaşları’ndan Sakarya Savaşı’na cephelerde aktif rol alarak İsmet Paşa’nın “Sen kurmaysın” diye hayran olduğu Nezahat Onbaşı’ya, kurduğu kadınlardan oluşan çetesiyle düşmana kabus olan Fatma Seher namı meşhur Kara Fatma hanım’a, Gördesli Makbule’ye, çete Ayşe Tayyar Rahmiye’ye ve yüzlerce, binlercesine çok şey borçluyuz.
Atatürk bu durumu o günlerde şahit olduğu için o günlerde yakınındakilere şu soruyu sormuştu; “istikbalimiz için canla başla çalışan kadınlarımızın hakkını bir gün nasıl öderiz?” Kurtuluş mücadelesi yıllarında, Sakarya Savaşı’nın en kritik günlerinde Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde yurdun her yerinden gelen öğretmenlerle bir eğitim kongresi düzenlenmiş ve bu kongreye kadın muallimlerde davet edilmişti. Fakat kadın ve erkek muallimlerin ayrı ayrı oturtulduğunu gören Atatürk kongre sonunda görevlileri çağırıp kadınların davet edilmesinden dolayı duyduğu memnuniyeti söylemiş fakat neden ayrı oturtulduklarını anlamadığını söylemiştir ve “…sizin kendinize mi güveniniz yok, yoksa Türk kadınının Şeref ve iffetine mi?” diyerek bu duruma tepki göstermişti.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı ülkede başlattığı inkılaplara kadın hakları konusundaki kararlarını daha ilk günlerden itibaren göstermiştir. Örneğin 1 Mart 1923 tarihindeki meclis toplantısına tepkilere rağmen eşi Latife Hanımı’ da davet etmiştir. Bu o dönem meclisin içindeki bazı gerici milletvekillerinin çok tepkisini çekmiştir. Böyle geri zihniyetli vekiller maalesef ki o dönemde de bulunmaktaydı.

Ekim 1926′ da kabul edilen Medeni kanun ile kişi, aile ve miras hukuku gibi pek çok önemli konuda kadınların hakkı güvenceye alındı.
Atatürk sadece çalışmalarıyla değil kendi hayatıyla da Cumhuriyet’e örnek olmak gayesi ile manevi evlatlar yetiştirmişti. Bu evlatların dikkat edildiğinde çoğu kızdır. Hepsi ahlaklı ve çalışkan insanlar olarak Cumhuriyet’e örnek kişiler olmuştur. İçlerinden Sabiha Gökçen Dünya tarihinin ilk savaş kadın pilotu olmuştur. Afet İNAN ise çok başarılı bir tarih profesörü olarak kendini göstermiştir.
Türkiye’de Kadın hakları konusunda büyük savaşçı, Prof. Dr. Afet İnan
Afet Hanım 1929 senesinde Ankara’da musiki muallim okulunda tarih ve yurt bilgisi dersleri veriyordu. Bir dersinde Türkiye’deki o dönemki seçimleri prova eden Afet İnan hanım sınıfta temsili bir seçim yaptırır. Seçimde kız ve erkek öğrenciler birlikte oy kullanırlar ve bir kız öğrenci seçimleri kazanır. Fakat erkek öğrencilerden bu duruma itiraz gelir ve bir tanesi ayağa kalkarak, kadınların henüz seçme ve seçilme hakkı olmadığını ve bu seçimin geçersiz olduğunu söyler. Afet hanım bu durumdan çok rencide olur ve sınıfı terk ederek Atatürk’ün yanına gelir. En azından o erkek öğrencisi kadar hakları olana kadar bir daha ders vermeyeceğini söyler. Atatürk ona haklı olduğunu fakat bu konuda çalışmalar yapması için kendisinin öncülük etmesi gerektiğini söyler. Ardından Afet Hanım çalışmalara başlar.

Ertesi yıl 20 Mart 1930’da kadınlar belediye seçimlerine girmeye hak kazanırlar, aynı gün
Ankara’da büyük bir salonda Afet hanım, bütün devlet erkanın önünde kadınların hakları ile ilgili bir konuşma yapar. Konuşmada giydiği kıyafet ise manevi babası Atatürk tarafından bizzat tasarlanmıştır. Afet Hanım 1930-1934 yılları arasında Ankara’da bulunarak bu konuda çalışmalarını kararlılıkla sürdürmeye devam eder. Ve nihayet 1934 yılında Türkiye’de kadınlar milletvekilliği seçme ve seçilme hakkı kazanır. Bu olay İstanbul’da Beyazıt Meydanı’nda kadınların yaptığı kalabalık bir mitingde ve yurdun her yanında coşkuyla kutlanır. Ertesi yıl yapılan seçimlerde meclise 17 kadın milletvekili girer.
Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkını aldığında, İsviçre’de kadınların bu hakkını almasına 36 yıl
Fransız kadınların 11 yıl Belçikalı kadınların ise daha 14 yıl beklemeleri gerekecektir. Bugün ülkemizde kadınlar sadece siyasi arenada değil pek çok alanda özgürce ve hürce gayret
göstererek şerefli bir mücadele vermekte. Onlara saygı ve sevgi bizlerin bir vazifesidir.
İzleme önerisi
Cumhuriyet dizisi (1996)
Persepolis (2007)
Kaynakça
Tarih Boyunca Türk Kadını, Ahmet Taşağıl. Aydın Usta, Ayşen Müderrisoğlu, Müderrisoğlu Esiner, Başak
Kuzakçı Bölükbaşı, Tülay Alim Baran.
Turhan Feyzioğlu “Atatürk ve Kadın Hakları”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Araştırma Merkezi, 1992
Afet İNAN “Çağdaşlaşmada Kadın” 1992













