Sokrates: Hakikatin Peşinde Sorgulanan Bir Hayat
Felsefe tarihine baktığımda bazı düşünürleri ortaya koydukları sistemlerle, bazılarını yazdıkları büyük eserlerle, bazılarını ise kendilerinden sonra bıraktıkları kavramlarla hatırlıyorum. Sokrates söz konusu olduğunda karşıma çok daha farklı bir filozof çıkıyor. Elimizde onun kaleminden çıkmış tek bir kitap, sistematik bir felsefe metni ya da öğrencilerine bıraktığı yazılı bir öğreti bulunmuyor. Buna rağmen yaklaşık iki bin dört yüz yıldır insanlığın düşünce tarihinde yaşamaya devam ediyor. Bana göre Sokrates’i böylesine kalıcı kılan şey, insanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemesinden çok, düşündükleri şeylerden neden bu kadar emin olduklarını sormasıdır.
Sokrates yaklaşık MÖ 469 yılında Atina’da doğdu ve MÖ 399 yılında yine bu kentte yaşamını yitirdi. Yaşadığı dönem Atina’nın siyasal, askerî ve kültürel açıdan büyük dönüşümler geçirdiği bir çağdı. Pers savaşlarının ardından yükselen Atina, Peloponez Savaşı’yla sarsılmış, demokrasi ile oligark yönetimler arasında ağır siyasal çatışmalar yaşamıştı. Sokrates’in insan, erdem, adalet ve iyi yaşam üzerine yürüttüğü tartışmaları bu ortamdan bağımsız düşünmek mümkün değildir. O, sakin bir çağın dünyadan elini eteğini çekmiş düşünürü değildi; savaş görmüş, askerlik yapmış, siyasal krizlere tanıklık etmiş ve sonunda kendi kentinin mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilmiş bir Atinalıydı.
Fakat Sokrates’i araştırırken karşılaştığımız ilk sorun tam da burada başlıyor: Anlattığımız Sokrates gerçekten kimdir?
Yazmayan Bir Filozofu Nasıl Tanıyoruz?
Sokrates’in kendi eserlerinin bulunmaması onu felsefe tarihinin en ilginç problemlerinden birinin merkezine yerleştirir. Bugün onun hakkında bildiklerimizi büyük ölçüde Platon ve Ksenophon’dan, ayrıca Aristophanes’in komedilerinden ve daha sonraki antik kaynaklardan öğreniyoruz. Fakat bu metinlerde karşımıza çıkan Sokrates portreleri her zaman birbirleriyle örtüşmez. Platon’un diyaloglarındaki Sokrates ile tarihsel Sokrates’in nerede ayrıldığını kesin olarak belirlemek de kolay değildir.
Bu yüzden Sokrates üzerine yazarken onu sanki kendi kitaplarından okuyormuşuz gibi aktarmayı doğru bulmuyorum. Karşımızdaki tarihsel kişiye, başkalarının onun hakkında bıraktığı izlerden ulaşmaya çalışıyoruz. Felsefe tarihinde buna genellikle “Sokratik problem” denir.

Yine de kaynakların farklılığı içinden oldukça belirgin bir Sokrates görüntüsü ortaya çıkar: Atina’nın kamusal alanlarında insanlarla konuşan, onların kendilerinden emin biçimde kullandıkları kavramları sorgulayan ve karşısındaki kişiyi kendi düşüncelerinin sonuçlarıyla yüzleşmeye zorlayan bir adam.
Belki de Sokrates’in asıl eseri tam olarak buydu: yazdığı bir metin değil, başkalarının zihninde başlattığı sorgulama.


Sokrates’in Soruları Neden Bu Kadar Rahatsız Ediciydi?
Bir insanın “adaletin ne olduğunu biliyorum” dediğini düşünelim. Sokrates’in yapacağı şey ona kendi adalet tanımını anlatmak değildi. Önce o kişiye adaletin ne olduğunu sorar, ardından verilen cevabı başka sorularla sınardı. Eğer tanım yeni durumlarla karşılaştığında çelişkiye düşüyorsa sorgulama devam ederdi.
Cesaret nedir?
İyi nedir?
Erdem nedir?
Adalet nedir?
Bir insan iyi olduğunu düşündüğü şeyi gerçekten biliyor mudur?
Bugünden baktığımızda bunlar sıradan felsefe soruları gibi görünebilir. Fakat Sokrates’in yaptığı şey sorunun kendisinden daha önemliydi. Çünkü o, insanın sahip olduğu düşünceyi savunabilmesi için gerekçe gösterebilmesini istiyordu.
Burada benim Sokrates’te en değerli bulduğum noktalardan biri ortaya çıkıyor. Bir düşünceye uzun zamandır inanıyor olmamız, çevremizdeki herkesin aynı şeyi söylüyor olması veya toplumun onu tartışılmaz kabul etmesi o düşünceyi kendiliğinden doğru yapmaz. Sorgulama başladığında gelenek, otorite ve alışkanlık da gerekçe göstermek zorundadır.
Sokrates’in rahatsız ediciliği biraz da buradan gelir. Çünkü insan çoğu zaman bilgisiz olduğunu öğrenmekten değil, bildiğini sandığı şeyin temelinin düşündüğü kadar sağlam olmadığını görmekten rahatsız olur.
“Bildiğim Tek Şey, Hiçbir Şey Bilmediğimdir”
Sokrates denildiğinde hemen herkesin hatırladığı bir cümle vardır:
“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”
Fakat burada küçük ve önemli bir tarihsel ayrım yapmak gerekir. Bu ifade Platon’un metinlerinde Sokrates tarafından tam olarak bu biçimde söylenmez. Daha sonraki dönemlerde onun bilgi karşısındaki tavrını özetleyen meşhur bir formüle dönüşmüştür.
Sokrates’in düşüncesi bundan daha inceliklidir. Onu farklılaştıran şey “hiçbir şey bilmiyorum” demesi değil, bilmediği bir şeyi bildiğini iddia etmemesidir.
Bu ayrımı önemli buluyorum.
Cehalet ile entelektüel tevazu aynı şey değildir. Birincisinde insan bilmiyordur; ikincisinde ise bilgisinin sınırlarının farkındadır. Sokrates’in sorgulamalarında karşısına çıkan insanlar çoğu zaman bir konuda bilgisiz oldukları için değil, sahip olmadıkları bilgiyi sahiplenmeleri nedeniyle eleştirilir.
Bu düşünceyi günümüze taşıdığımda Sokrates’in neden hâlâ güncel olduğunu daha iyi anlıyorum. Bilginin tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı dolaştığı bir çağda yaşıyoruz. Fakat bilgiye erişimin kolaylaşması, doğru bilgi ile kanaati birbirinden ayırmayı otomatik olarak kolaylaştırmadı. Bazen tam tersini yaptı. Birkaç dakika içinde öğrendiğimiz bir konu hakkında yıllardır çalışan bir insanın kesinliğiyle konuşabiliyoruz.
Sokrates’in sorusu bugün de karşımızda duruyor:
Bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa bildiğimi mi sanıyorum?
Erdem, Bilgi ve İyi Yaşam
Sokrates’in felsefesinin merkezinde doğayı açıklayan büyük bir kozmoloji kurmaktan ziyade insanın nasıl yaşaması gerektiği vardır. Bu yönüyle kendisinden önceki birçok doğa filozofundan farklı bir ağırlık noktası oluşturur. Adalet, cesaret, ölçülülük, erdem ve iyilik gibi kavramları tartışmasının nedeni bunların soyut tanımlarını bir sözlük maddesi gibi belirlemek değildi. Bunların insan yaşamında ne anlama geldiğini araştırıyordu.
Sokratesçi düşüncede bilgi ile erdem arasında güçlü bir bağ vardır. Eğer insan iyinin gerçekten ne olduğunu biliyorsa bilerek kötüyü seçmesi nasıl açıklanabilir? Kötülük, bilgisizliğin bir sonucu olabilir mi? Erdem öğretilebilir mi?
Bu sorular Platon’un erken dönem diyaloglarının önemli bir bölümünde karşımıza çıkar.
Ben burada Sokrates’i ahlak kurallarının listesini hazırlayan bir filozof olarak görmüyorum. Onun yaptığı daha temel bir şeydi: Ahlaki kavramları sorgulanabilir hâle getirmek.
“Bu doğrudur.”
Neden?
“Bu davranış adildir.”
Neye göre?
“İyi insan böyle davranır.”
İyi dediğimiz şey nedir?
Sokrates’in düşünsel hareketi tam burada başlar. İnsan, kendi ahlaki yargılarının da hesabını verebilmelidir.
Ruhun Bakımı
Sokrates’in düşüncesinde beni en fazla etkileyen kavramlardan biri insanın kendi ruhuyla ilgilenmesi gerektiği fikridir. Buradaki “ruh” kavramını günümüzdeki dar anlamıyla düşünmemek gerekir. Söz konusu olan insanın karakteri, ahlaki durumu ve nasıl bir insan hâline geldiğidir.

Servet kazanabiliriz. Ün sahibi olabiliriz. Toplumda yüksek bir konuma ulaşabiliriz. Fakat bütün bunların ortasında nasıl bir insan olduğumuzu hiç sorgulamıyorsak Sokrates açısından önemli bir şeyi ihmal ediyoruz.
Bu düşünce felsefeyi gündelik hayata indirir.
Felsefe artık raftaki kitapların veya akademik tartışmaların konusu olmaktan çıkar ve insanın kendisine yönelir:
Nasıl yaşıyorum?
Neye değer veriyorum?
Doğru olduğunu söylediğim şeylerle yaptıklarım birbirine uyuyor mu?
Savunduğum düşünceleri gerçekten sorguladım mı?
Bence Sokrates’i okumak, bu soruları onun adına cevaplamak değildir. Asıl mesele aynı soruları kendimize yöneltebilmektir.
Atina’nın At Sineği
Platon’un Sokrates’in Savunması eserinde Sokrates kendisini oldukça çarpıcı bir benzetmeyle anlatır. Atina’yı büyük ve ağır hareket eden bir ata, kendisini ise bu hayvanı sürekli dürten bir at sineğine benzetir.
Bu benzetmeyi Sokrates’in toplumla ilişkisini anlamak açısından oldukça önemli buluyorum.
Toplumlar zaman içinde kendi doğrularını üretir. Bazı düşünceler gelenek hâline gelir, bazı değerler sorgulanmaz, bazı kabuller ise o kadar normalleşir ki onları neden benimsediğimizi düşünmeyiz. Böyle bir ortamda filozofun görevi topluma duymak istediği şeyleri söylemek olmayabilir.
Bazen filozof rahatsız eder.
Soru sorar.
Çelişkiyi gösterir.
Çoğunluğun doğru kabul ettiği şeyi yeniden tartışmaya açar.
Sokrates’in Atina’daki varlığı tam olarak böyle bir işlev görmüş olmalıdır. Fakat sürekli sorgulayan bir insanın, özellikle siyasal ve toplumsal gerilimlerin yüksek olduğu bir kentte, herkes tarafından sevilmesini beklemek de gerçekçi değildir.
Sokrates Neden Ölüme Mahkûm Edildi?
MÖ 399 yılında Sokrates yaklaşık yetmiş yaşındayken yargılandı. Kendisine yöneltilen suçlamalar genel olarak kentin tanrılarına ilişkin dinsizlik suçlaması, yeni ilahi varlıklar ortaya koyduğu iddiası ve gençleri yozlaştırması etrafında şekilleniyordu.
Ancak Sokrates’in yargılanmasını birkaç cümleyle açıklayıp “Atina düşünce özgürlüğüne karşıydı ve filozofu öldürdü” demek bana tarihsel açıdan yetersiz geliyor.
Dönemin Atina’sını da görmek gerekir.
Kent uzun ve yıkıcı Peloponez Savaşı’ndan çıkmıştı. Demokrasi ağır krizler yaşamış, oligark yönetimler kurulmuş ve devrilmişti. Sokrates’in çevresinde bulunan bazı isimlerin bu siyasal çalkantılardaki rolleri de onun kamuoyundaki algısını etkiliyordu. Sokrates’in kendisi ise ne demokratların ne de oligarkların basit bir sözcüsü olarak tanımlanabilir.
Dolayısıyla karşımızda din, eğitim, siyaset, kişisel ilişkiler ve savaş sonrası Atina’nın gerilimlerinin iç içe geçtiği daha karmaşık bir dava vardır.
Mahkeme sonunda Sokrates’i suçlu buldu ve ölüm cezasına hükmetti.
Fakat Sokrates’i felsefe tarihinde ölümsüzleştiren şeylerden biri, mahkemenin verdiği karar kadar onun bu karar karşısındaki tutumudur.
Sorgulanmamış Bir Hayat
Sokrates’in Savunmasında felsefe tarihinin en güçlü düşüncelerinden biri karşımıza çıkar:
“Sorgulanmamış hayat, insan için yaşanmaya değmez.”
Bu cümleyi yalnız başına güzel bir felsefe sözü olarak okumak Sokrates’i eksik anlamamıza neden olur. Çünkü bunu söyleyen kişi birkaç sayfa sonra evine dönüp yaşamına devam etmeyecektir. Ölüm cezasıyla karşı karşıyadır.
Bu nedenle sözün arkasında gerçek bir bedel vardır.
Sokrates için sorgulama bir hobi değildi. Felsefe, hayatının belirli saatlerinde yaptığı entelektüel bir uğraş da değildi. Nasıl yaşaması gerektiğiyle ilgili temel bir tercihti.
İşte burada Sokrates’in düşüncesiyle yaşamı birbirine yaklaşır.
Bir filozofun söyledikleriyle yaşadıkları arasında her zaman kusursuz bir uyum aramak doğru olmayabilir. Fakat Sokrates örneğinde, savunduğu sorgulama biçiminden ölüm tehdidi karşısında bile vazgeçmemesi onun felsefi mirasının önemli parçalarından biridir.
Baldıran ve Son Gün
Sokrates’in dostları onun ölümünü kabullenmek istemedi. Platon’un Kriton diyaloğunda Kriton, Sokrates’i hapishaneden kaçmaya ikna etmeye çalışır. Sokrates ise bunu reddeder. Burada yeniden onun karakteristik tavrıyla karşılaşırız: Ne yapacağına korkusuna göre değil, doğru olduğuna inandığı gerekçelere göre karar vermeye çalışır.
Platon’un Phaidon diyaloğu Sokrates’in son saatlerini anlatır. Dostlarının yanında zehri içer ve yaşamının sonuna doğru ilerler.
Platon’un aktardığı son sözleri ise oldukça ilginçtir:
“Kriton, Asklepios’a bir horoz borçluyuz; borcu ödeyin, unutmayın.”
Asklepios Antik Yunan dünyasında şifa ve hekimlikle ilişkilendirilen tanrıdır. Bu nedenle Sokrates’in son sözleri yüzyıllar boyunca farklı şekillerde yorumlandı. Ölümü bir iyileşme olarak görüp görmediği dahi tartışıldı. Fakat elimizde bu sözlerin anlamını kesin biçimde belirlememizi sağlayacak bir açıklama yok.
Bence burada yapılması gereken, gizemi ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onu olduğu yerde bırakmaktır.
Çünkü tarih bazen bize cevaplardan çok izler bırakır.
Sokrates’ten Geriye Ne Kaldı?
Sokrates öldüğünde arkasında kendi yazdığı tek bir kitap bırakmadı.
Fakat öğrenciler bıraktı.
Sorular bıraktı.
Bir düşünme yöntemi bıraktı.
Platon aracılığıyla Aristoteles’e, oradan Helenistik felsefe okullarına ve sonraki yüzyılların düşünce geleneklerine uzanan olağanüstü bir etki meydana geldi. Sokrates’in tarihsel kişiliği ile sonraki çağların oluşturduğu Sokrates imgesi zamanla birbirine karışmış olsa da onun felsefeye bıraktığı temel meydan okuma yaşamaya devam etti.
Bir insan neyi bildiğini nasıl bilir?
İyi yaşam nedir?
Adaletin ölçüsü nedir?
Çoğunluğun kabul ettiği şey doğru olmak zorunda mıdır?
İnsan kendi inançlarını hangi ölçüde sorgulayabilir?
Ve belki hepsinden önemlisi:
Kendi hayatımızı gerçekten inceliyor muyuz?
Bir Gezginin Gözünden: Hakikatin Peşinde
Sokrates’i okuduğumda onu mermer bir büstün içine hapsedilmiş antik bir filozof olarak düşünemiyorum. Benim zihnimde o hâlâ Atina sokaklarında dolaşan, insanların yanına yaklaşan ve son derece basit görünen bir soruyla bütün konuşmanın yönünü değiştiren adamdır.
Belki bugün yaşasaydı yine rahatsız edici bulunurdu.
Çünkü çağlar değişse de insanın kendi doğrularından emin olma eğilimi pek değişmiyor.
Ben de araştırırken, gezerken, farklı kültürlerle karşılaşırken veya bir tarihsel anlatının izini sürerken aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğumu düşünüyorum: Aradığım şeyi bulmak yerine, zaten inandığım şeyi doğrulayacak kanıtları seçmek.
İşte Sokrates’i burada kendime yakın buluyorum.
Hakikati aramak, hakikate sahip olduğunu ilan etmek değildir. Bazen yıllardır doğru kabul ettiğimiz bir düşünceden vazgeçebilmek, bazen “bilmiyorum” diyebilmek, bazen de kendi düşüncemizi karşımıza alıp ona başkasının düşüncesiymiş gibi sorular yöneltebilmektir.
Sokrates bana hazır cevaplar bırakmıyor.
Belki de bırakabileceği en değerli şeyi bırakıyor:
Soruyu.
Ve insan gerçekten soru sormaya başladığında yolculuk da orada başlıyor.en önemlisi:
Kaynaklar ve İleri Okuma
- Platon — Sokrates’in Savunması
- Platon — Kriton
- Platon — Phaidon
- Platon — Euthyphron
- Ksenophon — Sokrates’ten Anılar
- Gregory Vlastos — Socrates: Ironist and Moral Philosopher
- Thomas C. Brickhouse & Nicholas D. Smith — The Philosophy of Socrates
- Stanford Encyclopedia of Philosophy — Socrates
