Friedrich Nietzsche: Uçurumun Kıyısında Düşünen Filozof
Bazı filozofları okurken onların kurduğu düşünce sistemini anlamaya çalışırız; bazı filozoflarsa bizi kendi düşüncelerimizi sorgulamaya zorlar. Friedrich Nietzsche benim için ikinci gruptadır. Onun metinlerine her döndüğümde karşıma kesin cevaplar veren bir öğretiden çok, insanın doğru kabul ettiği değerlerin altını kazan bir düşünce biçimi çıkar. Ahlak nereden gelir? İyi dediğimiz şey gerçekten kendiliğinden iyi midir? İnsan neden hayatına anlam arar? İnandığımız değerleri biz mi seçtik, yoksa onları bize tarih, toplum ve gelenek mi bıraktı? Nietzsche’nin felsefesi bu soruların çevresinde dolaşırken okuruna güvenli bir sığınak sunmaz.
Nietzsche’yi ilginç kılan taraflardan biri de budur. Onu okumaya başladığımızda bir süre sonra Nietzsche hakkında düşünmekten çıkıp kendimiz hakkında düşünmeye başlarız. Çünkü onun asıl hesaplaşması tek bir dinle, tek bir ahlak sistemiyle veya kendi çağındaki birkaç düşünürle değildir. Nietzsche, Batı insanının yüzyıllar boyunca hakikat kabul ettiği değerlerin hangi temeller üzerinde yükseldiğini araştırır. Bu araştırmanın sonunda karşılaştığı manzara ise modern insan açısından son derece sarsıcıdır: İnsan eski değerlerini kaybetmektedir, fakat onların yerine ne koyacağını henüz bilmemektedir.
Bir Papazın Oğlundan Felsefenin Asi Çocuğuna
Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844 tarihinde Prusya’nın Röcken köyünde dünyaya geldi. Babası Carl Ludwig Nietzsche Lutheran bir papazdı. Nietzsche henüz çocuk yaşta babasını kaybetti ve ailesiyle birlikte Naumburg’a taşındı. Dini bir çevrede başlayan yaşamının ilerleyen yıllarda Hristiyan ahlakının en sert eleştirilerinden birine dönüşmesi, biyografisinin dikkat çekici kırılmalarından biridir.
Nietzsche’nin akademik yolculuğu başlangıçta felsefeden çok klasik filoloji üzerinden şekillendi. Antik Yunan ve Roma metinleriyle ilgilendi, Bonn ve Leipzig’de eğitim gördü. Akademik yeteneği o kadar erken fark edildi ki henüz yirmi dört yaşındayken Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji profesörlüğüne getirildi. Fakat Nietzsche’nin zihni zamanla filolojinin sınırlarını aşmaya başladı. Antik Yunan dünyasını araştırırken insanın kültürle, sanatla, ahlakla ve yaşamın trajik yönleriyle kurduğu ilişki üzerine düşünmeye yöneldi.

Sils Maria / İsviçre Alpleri — Nietzsche’nin yürüyüşleri ve yalnızlığı
Arthur Schopenhauer’ın eserleriyle karşılaşması ve besteci Richard Wagner ile kurduğu yakınlık da genç Nietzsche’nin düşünsel gelişiminde etkili oldu. Özellikle Wagner’de başlangıçta Avrupa kültürünü yeniden canlandırabilecek sanatsal bir güç gördü. Fakat Nietzsche’nin hayatında sık sık karşılaşacağımız bir özellik burada da kendisini gösterdi: Bir düşünceye bağlanması, onu sonsuza kadar savunacağı anlamına gelmiyordu. Zaman içerisinde hem Schopenhauer’ın karamsarlığından hem de Wagner’in kültürel ve siyasal yönelimlerinden uzaklaşacaktı. Nietzsche yavaş yavaş kendi yalnız düşünce yoluna giriyordu.

Dağ patikası — kendini aşma / üstinsan
Yunan Tragedyasından Yaşamın Trajik Doğasına
Nietzsche’nin 1872 yılında yayımlanan Tragedyanın Doğuşu adlı eseri, onun sonraki düşüncelerinin bazı temel izlerini taşır. Antik Yunan tragedyasını incelerken Apolloncu ve Dionysosçu olarak adlandırdığı iki eğilimden söz eder. Apollon biçimi, ölçüyü, düzeni ve sınırları temsil ederken Dionysos coşkuyu, taşkınlığı, sarhoşluğu ve bireysel sınırların çözülmesini ifade eder.
Nietzsche açısından Yunan kültürünün büyüklüğü yaşamın karanlık tarafını görmezden gelmesinden kaynaklanmıyordu. Tam tersine Yunan tragedyası acıyı, ölümü, kaybı ve insanın kırılganlığını sahnenin ortasına getiriyordu. Buna rağmen yaşam bütünüyle reddedilmiyordu.
Nietzsche’nin ilerleyen yıllarda geliştireceği düşünceleri anlamak açısından burası önemlidir. Çünkü onun felsefesinin derinlerinde sürekli karşılaştığım temel meselelerden biri yaşamla kurduğumuz ilişkidir. Yaşamın değerli olduğunu söylemek kolaydır; fakat acıyı, kaybı, başarısızlığı ve ölümü de yaşamın içine kattığımızda aynı cümleyi kurmak çok daha güç hale gelir.
Nietzsche tam olarak bu güçlüğün üzerine yürür.
“İnsan yaşamının ‘neden’ine sahipse, hemen her ‘nasıl’a katlanabilir.”
— Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, “Özdeyişler ve Oklar”, §12
(Almanca özgün metinden tarafımızca çevrilmiştir.)
Nietzsche’nin Yalnızlığı
Sağlık sorunları Nietzsche’nin hayatını giderek zorlaştırdı. Şiddetli baş ağrıları, görme problemleri ve uzun süren fiziksel rahatsızlıklar nedeniyle 1879 yılında Basel Üniversitesi’ndeki görevinden ayrıldı. Bundan sonraki hayatının önemli bir bölümü İsviçre, İtalya ve Fransa arasında geçen yalnız ve hareketli bir yaşam halini aldı.
Özellikle İsviçre Alpleri’ndeki Sils Maria, Nietzsche’nin düşünsel coğrafyasının önemli noktalarından biri oldu. Uzun yürüyüşlere çıkıyor, düşünüyor ve yazıyordu. Bugün Nietzsche denildiğinde hatırladığımız Şen Bilim, Böyle Buyurdu Zerdüşt, İyinin ve Kötünün Ötesinde ve Ahlakın Soykütüğü Üzerine gibi eserler bu bağımsız düşünce döneminin ürünleridir.
Bir düşünürün yaşadığı coğrafya ile düşüncesi arasında zorunlu bir bağ kurmak istemem; fakat Nietzsche’yi okurken onun yürüyüşlerini gözümün önünden çıkarmakta zorlanırım. Dağların arasında kilometrelerce yürüyen, düşüncelerini zihninde taşıyan ve sonra odasına dönerek onları kâğıda geçiren yalnız bir filozof vardır karşımızda. Nietzsche’nin felsefesindeki “kendini aşma” düşüncesi bu nedenle bana her zaman soyut bir kavramdan daha fazlasını düşündürür.

“Tanrı Öldü”: Nietzsche Aslında Ne Söylüyordu?
Nietzsche’nin bütün düşüncesi içerisinden tek bir cümle seçilecek olsaydı muhtemelen bu, “Tanrı öldü” olurdu. Fakat Nietzsche’nin en çok bilinen sözü aynı zamanda en fazla bağlamından koparılan sözlerinden biridir.
Burada basit bir “Tanrı yoktur” önermesinden söz etmiyoruz.
Nietzsche çok daha büyük bir kültürel dönüşümü teşhis ediyordu. Avrupa toplumunun ahlak anlayışı, insan tasavvuru, yaşamın amacı ve evren hakkındaki düşünceleri yüzyıllar boyunca Hristiyan metafiziğinin oluşturduğu zemin üzerinde gelişmişti. Bilimsel devrim, Aydınlanma, tarihsel eleştiri ve modernleşme ilerledikçe bu zeminin eski gücünü kaybettiğini görüyordu. Fakat Nietzsche açısından asıl sorun bundan sonra başlıyordu. Tanrı ortadan kaldırıldığında Tanrı üzerine kurulmuş değerlerin durumu ne olacaktı? İnsan neden iyi olmalıydı? Ahlakın ölçüsünü kim belirleyecekti? Yaşamın anlamı nereden gelecekti? Evrende kendisine ayrıcalıklı bir konum veren metafizik anlatıları kaybeden insan kendisini nasıl tanımlayacaktı? Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünü benim açımdan önemli kılan şey ateizm tartışması değildir. Asıl önemli olan, bu ölümün arkasında bıraktığı boşluktur. Ve o boşluğun adı Nietzsche’de giderek nihilizm haline gelir.
Nihilizm ve Değerlerin Çöküşü

Nihilizm, Nietzsche düşüncesinin en ciddi problemlerinden biridir. İnsan eski değerlerine artık inanamadığında fakat yeni değerler de oluşturamadığında, yaşamın anlamını taşıyan yapı çözülmeye başlar. Değerlerin kaybolması ilk bakışta özgürleşme gibi görünebilir; fakat Nietzsche bunun çok daha tehlikeli bir sonucu olabileceğini fark etmişti.
Hiçbir şeyin anlamı yoksa neden yaşayalım? Hiçbir değer mutlak değilse neden bir şeyi diğerine tercih edelim? İnsan kendisine hazır olarak verilmiş anlamları kaybettiğinde kendi anlamını oluşturabilecek güce sahip midir?
Nietzsche’nin felsefesinin asıl gerilimini burada görüyorum. O eski dünyanın çöküşünü alkışlayıp kenara çekilmez. Enkazın içerisinde yeni bir problem bulur. İnsan, kendisini yönlendiren eski metafizik haritayı kaybetmiştir. Bundan sonra yolunu kendisi çizmek zorundadır.
Özgürlük burada romantik bir kavram olmaktan çıkar. Çünkü kendi yolunu seçmek aynı zamanda yanlış yolu seçebilme sorumluluğunu üstlenmektir.
İyi ve Kötünün Ötesine Bakmak
Nietzsche’nin ahlak eleştirisi de bu noktada devreye girer. Ahlakın Soykütüğü Üzerine adlı eserinde ahlaki değerlerin tarihini araştırmaya girişir. “İyi” ve “kötü” kavramlarını değişmez ve tarihin dışında duran gerçeklikler olarak kabul etmek yerine, bunların hangi toplumsal ve psikolojik koşullarda ortaya çıktığını sorgular.
Bu yöntem bana Nietzsche’nin en güçlü taraflarından biri gibi gelir. Bir değerle karşılaştığımızda Nietzsche bizi onun görünen yüzünün arkasına bakmaya zorlar. Bu değer nereden geldi? Hangi koşullarda ortaya çıktı? Kim tarafından üretildi? Kime hizmet etti? İnsan psikolojisindeki hangi ihtiyaca karşılık geldi? Nietzsche’nin efendi ahlakı ve köle ahlakı ayrımı da bu araştırmanın içerisinde ortaya çıkar. Buradaki kavramları doğrudan toplumsal sınıfların veya siyasal egemenliğin savunusu olarak okumak meseleyi fazlasıyla basitleştirir. Nietzsche daha çok değer üretme biçimlerinin psikolojisiyle ilgilenmektedir. Özellikle ressentiment olarak adlandırdığı birikmiş hıncın ahlaki değerlerin oluşumunda oynayabileceği rolü araştırır. Nietzsche böylece ahlakı ortadan kaldırmaktan önce onun soykütüğünü çıkarmaya çalışır. Ve bu bana önemli bir ayrım gibi geliyor. Bir şeyi sorgulamak, onu otomatik olarak reddetmek değildir. Bazen sorgulamak, neyi neden kabul ettiğimizi anlayabilmenin tek yoludur.
Güç İstenci: Başkalarına Hükmetmek mi?
Nietzsche’nin “güç istenci” kavramı da tarih boyunca oldukça kaba yorumlara maruz kalmıştır. Güç kelimesini duyduğumuzda aklımıza siyasal iktidar, fiziksel üstünlük veya başkaları üzerinde egemenlik kurmak gelebilir. Nietzsche’nin kullandığı anlam ise bundan daha karmaşıktır. Yaşamı durağan bir varoluştan çok, sürekli oluş ve aşma içerisinde düşünür. Canlı varlık kendisini korumakla yetinmez; kapasitesini genişletmeye, biçim vermeye, yorumlamaya ve kendi sınırlarının ötesine geçmeye yönelir. Bu nedenle Nietzsche’nin güç düşüncesini okurken benim için asıl soru “Kime hükmedeceğiz?” değildir.
Daha anlamlı soru şudur: Kendimizde neyi aşacağız?
İnsanın korkularını, alışkanlıklarını, düşünsel tembelliğini ve kendisine çizilmiş sınırları aşması da güç meselesinin içerisinde düşünülebilir. Nietzsche’nin insan anlayışı böylece bizi başka bir tartışmalı kavrama götürür.
Üstinsan: Yanlış Anlaşılan Bir Kavram
Böyle Buyurdu Zerdüşt içerisinde karşımıza çıkan Übermensch, yani üstinsan, Nietzsche’nin en fazla yanlış yorumlanan kavramlarından biridir. Kavram daha sonraki dönemlerde ırksal üstünlük ve siyasal ideolojilerle ilişkilendirilmiş olsa da Nietzsche’nin Zerdüşt’ündeki mesele biyolojik olarak “üstün” bir insan türü yaratmak değildir. Ben üstinsanı daha çok kendini aşma imkânı üzerinden okumayı anlamlı buluyorum. Nietzsche için insan tamamlanmış bir varlık değildir. İnsan dönüşebilir, eski değerlerini sorgulayabilir ve kendisini yeniden kurabilir. Bu nedenle Zerdüşt’te insan bir son nokta olarak değil, aşılması gereken bir geçiş olarak karşımıza çıkar.
Burada Nietzsche’nin bütün düşüncesini kesen önemli bir çizgi vardır: Kendisine hazır değerler verilen insan ile kendi değerlerini oluşturabilecek insan arasındaki fark. Tanrı’nın ölümünden sonra ortaya çıkan nihilizmi aşabilecek insanın, başka bir dünyanın vaatlerine sığınmadan bu dünyadaki yaşamına değer verebilmesi gerekir. Üstinsanı ilginç kılan şey bana göre başkalarının üzerinde durması değildir. Dünkü kendisinin üzerinde durabilmesidir.
Ebedi Dönüş: Aynı Hayatı Sonsuza Kadar Yaşamak
Nietzsche’nin düşünceleri içerisinde beni en fazla durup düşünmeye zorlayan kavramlardan biri ebedi dönüştür. Bir an için hayatımızın bütün ayrıntılarıyla yeniden yaşanacağını düşünelim. Aynı çocukluk. Aynı insanlar. Aynı seçimler. Aynı hatalar. Aynı aşklar. Aynı kayıplar. Aynı acılar. Ve yaşamımız sona ulaştığında her şey yeniden başlayacak. Sonra yeniden. Sonsuza kadar. Bu düşünce karşısında insanın vereceği tepki önemlidir.
“Bir daha asla” mı derdik? Yoksa “bir kez daha” diyebilir miydik?
Ebedi dönüşün kozmolojik bir iddia olarak mı yoksa varoluşsal bir düşünce deneyi olarak mı anlaşılması gerektiği Nietzsche araştırmalarında tartışılmıştır. Benim açımdan kavramın felsefi gücü, yaşamımızı önümüze koyduğu aynada bulunuyor. Çünkü o aynanın karşısında gelecekte yaşayacağımız başka bir hayattan söz edemiyoruz. Elimizde yalnızca bu hayat var. O halde soru değişiyor:
Bu hayatı sonsuz kez yaşamayı istemeyeceksem bugün neyi değiştirmeliyim?
Amor Fati: Yaşamın Tamamına Evet Diyebilmek
Ebedi dönüş düşüncesi bizi Nietzsche’nin amor fati, yani “kader sevgisi” anlayışına yaklaştırır. Buradaki kader sevgisini edilgen bir teslimiyet olarak okumuyorum. “Başıma ne gelirse gelsin yapabileceğim hiçbir şey yok” düşüncesi Nietzsche’nin kendini aşma fikriyle zaten uyuşmaz.
Amor fati daha sert bir yaşam kabulüdür.
İnsan geçmişinden bazı parçaları çıkarıp geri kalanını koruyamaz. Yaşadığımız başarısızlıklar, kayıplar, yanlış kararlar ve acılar da bugün olduğumuz insanın tarihinin parçalarıdır. Nietzsche’nin yaşamı olumlama düşüncesi bu nedenle kolay bir mutluluk öğretisi değildir. Yaşam güzel olduğu için ona evet demek kolaydır. Asıl mesele, yaşamın trajik tarafını gördükten sonra hâlâ “evet” diyebilmektir.
Torino’da Gelen Sessizlik
Nietzsche 1888 yılında olağanüstü üretken bir dönem geçirdi. Putların Alacakaranlığı, Deccal ve Ecce Homo gibi önemli çalışmalarını bu dönemde kaleme aldı. Fakat 1889 yılının Ocak ayında Torino’da ağır bir zihinsel çöküş yaşadı.
Nietzsche biyografilerinde sıkça anlatılan meşhur bir sahne vardır. Bir arabacının kırbaçladığı ata doğru koştuğu, hayvanın boynuna sarıldığı ve ardından çöktüğü anlatılır. Bu hikâye Nietzsche’nin hayatının en güçlü imgelerinden birine dönüşmüş olsa da olayın ayrıntılarının tarihsel kesinliği konusunda ihtiyatlı olmak gerekir. Kesin olarak bildiğimiz şey, Nietzsche’nin Ocak 1889’da Torino’da zihinsel bir çöküş yaşadığı ve bundan sonra eski düşünsel üretimine dönemediğidir.
Hayatının geri kalan yıllarını önce annesinin, daha sonra kız kardeşi Elisabeth’in bakımında geçirdi. 25 Ağustos 1900 tarihinde, 55 yaşında hayatını kaybetti.
Burada Nietzsche’nin yaşamında garip bir karşıtlık görüyorum.
Avrupa düşüncesinin en sarsıcı kalemlerinden biri, hayatının son dönemini büyük ölçüde sessizlik içerisinde geçirdi.
Fakat kendisi sustuktan sonra düşünceleri daha da gürültülü hale gelecekti.
Nietzsche’den Sonra Nietzsche
Nietzsche’nin ölümünden sonraki hikâyesi de eserleri kadar önemlidir. Kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche, ağabeyinin arşivi ve yayımlanmamış notları üzerinde önemli bir denetim kurdu. Daha sonra Nietzsche’nin notlarından derlenen Güç İstenci adlı eser uzun süre Nietzsche’nin tamamlanmış felsefi sistemiymiş gibi değerlendirildi. Bugünkü Nietzsche araştırmalarında bu yaklaşım ciddi biçimde problemli kabul edilir. Çünkü Güç İstenci, Nietzsche’nin tamamlayıp yayımladığı bağımsız bir kitap değildir; ölümünden önceki notlarının daha sonra düzenlenmesiyle oluşturulmuş bir derlemedir.
Nietzsche’nin düşüncelerinin 20. yüzyıldaki bazı siyasal hareketler tarafından kullanılması da onun mirasının anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Üstinsan, güç ve aristokratik değerler gibi kavramları tarihsel bağlamlarından kopardığımızda Nietzsche’den çok, Nietzsche üzerinden oluşturulmuş başka ideolojileri okumaya başlarız. Bir düşünürü anlamanın en güvenilir yolu bu nedenle yine kendi metinlerine dönmektir.
Uçuruma Bakmak
Nietzsche’yi benim için değerli kılan şey, söylediklerinin tamamını doğru bulmam değildir. Zaten bir filozofu değerli bulmak için onun bütün düşüncelerini benimsemek gerektiğini düşünmüyorum.
Nietzsche bana daha önemli bir şey hatırlatıyor: İnsan kendi düşüncelerinin kökenini de araştırmalıdır.
Neye inanıyorum?
Neden inanıyorum?
Bu düşünce gerçekten bana mı ait?
Yoksa ailemin, toplumun, kültürün ve yaşadığım çağın bana bıraktığı bir düşünceyi kendi düşüncem sanarak mı taşıyorum?
Bir insanın düşünsel yolculuğunda karşılaşabileceği en rahatsız edici sorular belki de bunlardır.
Uzun bir doğa yürüyüşünde bazen durup arkama baktığımda geldiğim yolun uzaktan ne kadar farklı göründüğünü fark ederim. Yürürken zorlandığım eğimler, yanlış döndüğüm patikalar ve durup dinlendiğim noktalar uzaktan bakıldığında tek bir çizginin parçaları haline gelir. İnsan hayatı da bana zaman zaman böyle görünüyor. Yaşarken birbirinden kopuk sandığımız deneyimler geriye baktığımızda bizi bugünkü noktaya getiren yolun parçaları olarak beliriyor.
Nietzsche’nin amor fati ve ebedi dönüş düşüncelerini bu nedenle yalnızca akademik kavramlar olarak okuyamıyorum.
Çünkü sonunda çok kişisel bir soruyla karşılaşıyorum:
Bugüne kadar yürüdüğüm yolu yeniden yürümek zorunda kalsaydım, yine aynı yolu seçer miydim?
Nietzsche bize bu sorunun cevabını vermiyor.
Zaten vermemesi gerekiyor.
Felsefenin görevi her zaman cevap üretmek değildir. Bazen yıllarca peşimizi bırakmayacak doğru soruyu bulmaktır.
Nietzsche’nin yaptığı da biraz budur.
İnsanın elinden hazır cevapları alır ve onu uçurumun kenarına kadar getirir. Aşağıda nihilizmi, anlamsızlığı, yalnızlığı ve değerlerin çöküşünü görürüz. Nietzsche gözlerimizi kapatmamızı istemez.
Uçuruma bakmamızı ister.
Fakat orada durmaz.
Ardından yaşamın kendisine dönerek belki de bütün felsefesinin en ağır sorusunu bırakır:
Bütün bunlara rağmen, yaşama yeniden “evet” diyebilir misin?
